|
GÜNDEMİNÖZÜ
Ş
e f i k K a n t a r
|
|
|
interturk2004@hotmail.com
|
Vatan yahut Hasankeyf
Diyarbakır – Batman Çağrışımları
Bir toprak parçasını vatan yapan, ondaki manevi
hazinelerdir. Taş, mermer, tuğla vs gibi maddi unsurlar,
ancak maneviyat harcıyla yoğrulmuşsa bir anlam ifade
ederler.
İnsanların ve cemiyetlerin iç dünyalarını yansıtan
değerlerin geleceğe bıraktığı yaşayan mirasa kültür diyoruz.
Kültür, insan insana, insanı vatana bağlayan değerler
bütünüdür. İnsan ile vatan birbirinden ayrılamaz iki
kavramdır. Bir toprak parçası insan ile vatanlaşır. Bir
insan vatanı ile tarif edilir, onunla anlamlı hale gelir.
Topraktan gelip toprağa gidecek insanın, varlığı da toprak
iledir.
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaş grubu ile yaptığımız
Diyarbakır-Batman ziyareti çerçevesinde uğradığımız
Hasankeyf, bana nedense Namık Kemal’in ’Vatan yahut
Silistre’sini hatırlattı. Sular altında kalmasına
hükmedilmiş Hasakeyf ile düşman kuşatması altındaki
Silistre’de bir kader paralelliği hissettim.
Bin yılı aşkın bir süredir bize vatanlık yapan bu
toprakların bizi birleştiren değerlerini, Konya’da,
Eskişehir’de, Söğüt’te, Hacı Bektaş’ta, Harput’ta,
Hasankeyf’te, Çanakkale’de görebiliriz. Yunus Emre
olmaksızın Mevlana, Hacı Bayram olmaksızın Hacı Bektaşi Veli
eksik kalacağı gibi, Hasankeyf’siz bir vatan da eksiktir. Bu
nedenle, değerlerimizin her birinden koparılacak bir tuğla,
sadece tarihi bir mirastan bir tuğlanın eksilmesi değil,
müşterek kültür ve manevi iklimimizden bir unsurun yok
edilmesidir.
Hasankeyf, antik geçmiş dönemine ilaveten, Eyyubiler ve
Artuklular nezdinde vücut bulan, Moğol istilaları altında
çelikleşen, İdris-i Bitlisi’nin Osmanlılar ile anlaşmasıyla
mühürlenen tarihi kardeşliğin önemli sembollerindendir.
Orada ’sen’ veya ’ben’ yok; orada tüm yönleriyle ’biz’
durmaktadır. Haçlı Seferleri karşısında hilalin bayraktarı
Selahaddin ile Kılıçarslan kim idiyse, Medine Müdafaası’ndan
Çanakkale’ye kanını, canını hilalin uğruna veren isimsiz
nefer kim idiyse, ’biz’ dediğimiz kavramda sembolleşen
’insan’ da odur.
Hasankeyf’te, bize bilgi vermek çabası ile etrafımızda
koşuşan 8-10 yaşlarındaki birbirinden sevimli çocukların
gözlerindeki ışıltıda işte o ’insan’ı gördüm. O gözlerde,
siyasetin kirli tezgahlarından habersiz, menfaat
şebekelerinin akılalmaz tuzaklarından uzak; geçmişi geleceğe
aktarmak isterken, insanı insana bağlayan ögeleri ilmik
ilmik işleyen, coğrafyamızın saf ve temiz samimiyeti
okunuyordu. Ve o gözlerin, Edirne’deki, İzmir’deki,
Konya’daki, Trabzon’daki çocuk gözlerinden bir farkı yoktu.
Kendi öz mefhumlarımızla ele aldığımızda, kişilerin Türk,
Kürt, Arap, Zaza, Acem, Laz, Çerkez vs diye
adlandırılmasında, onların ’birbirlerini tanımaları’ dışında
bir özellik yoktur. Üstünlük, doğuştan sahip olduğumuz
etiketlerde değil, hayat süremizce yaptığımız iyilik ve
güzelliklerdedir. Batı’dan ithal kavramlara göre
değerlendirdiğimizde ise, her isimlendiriliş dünyevi bir
kavga nedenidir; sanki insan dünyaya kavga için gelmiştir.
Günümüzde hepimizin şikayeti, toplum hayatımızı çevreleyen,
bizi zaman zaman ümitsizliğe sevkeden yakıcı ve yıkıcı
şiddetin devamıdır. Bence bu cangıldan çıkışın en önemli
ögelerinden birisi, hayata kendi dünyamızın penceresinden
bakabilmektedir. Birbiriyle tanışanların, anlaşanların
oluşturduğu bize ait ’millet’ ile birbirleriyle çatışanların
oluşturduğu ithal ’millet’ kavramını ayırdedemediğimiz
müddetçe bu didişme sarmalından çıkmamız mümkün değildir.
Peki, bu didişme, bu ısrarla sürdürülmek istenen kavganın
sonucunda nereye varılır? Daha açık söyleyişle bir
çoklarının korktuğu gibi Türkiye bölünür mü? Veya bu
yaşananlardan sonra sakin bir limana demir atmamız hala
mümkün müdür?
İnsan bölgeye ve bölge insanına yakından bakınca; dilin,
lehçenin, etnik kökenin ve ayrı siyasi inançların bölünmek,
parçalanmak ayrışmak için yeterli sebep teşkil etmediğini
daha iyi görüyor. Birlikte yaşanan tarih, birlikte
oluşturulan kültür, birlikte yöneldiğimiz kıble durdukça, ne
muhteris politikacıların oyunları, ne karanlık mahfillerin
entrikaları, ne de yabancı odakların süfli çabaları geleceği
birlikte inşa etmemize engel olamaz.
İçinden geçmekte olduğumuz sancılı dönem tarihimizin ilk
sancılı dönemi değildir. Diğerleri gibi bu da aşılacaktır ve
nehir akması gereken mecrada akacaktır. İnsan unsurumuz,
dünya üzerinde bulamayacağımız samimiyettedir ve ayrışamaz
bir ortak kültüre sahiptir. Diyarbakır’da selam verip yol
sorduğumuz esnafların ilk tepkileri bizleri yemeğe, en
azından çay içmeye davet oldu. Manisa’da da, Yozgat’ta da,
Burdur’da da benzer manzaralarla karşılaşırsınız.
(Almanya’da ben de bir yıl dolaşın böyle bir şeyle
karşılaşmazsınız.) İşte, insanları bir bütün haline getiren
kültür dediğimiz harç budur. Bu harçla birbirine bağlı
toplulukları devlet olarak, parti olarak, örgüt olarak
yaptığınız yanlışlarla birbirine kırdırabilirsiniz, ama asla
bölemezsiniz. Gün gelir bu halk, hangi kökenden gelmiş
olursa olsun karanlık odaklara yaşananların hesabını sorar
ve ilerde bu günkünden kat kat güzel olacağına inandığım
tarihini yaşamaya ve yazmaya devam eder.
SAYFA
BASI
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Vatan
yahut Hasankeyf
Bir
Dahaki Seçime Mutlaka !..
Wikilizm
ve Wikilistler
Batı
cephesi bildiğiniz gibi
Papa
radikallere koz verdi
Bayrak
Her
şey hayallerle başlar
Ey
Alman, Titre ve Kendine Dön !
Davul
Tozu, Minare Gölgesi
Türklerin
ve AB’nin geleceği
Bir
Yürüyüşün Anotomisi
Bizi
bekleyen Avrupa
Almanya’da
Türk Adası
Schröder’le
AB trenine binmek mümkün mü?
Gündemi
Avrupa’ya taşımak
Terörün
yeni yüzü
AB
ilerleme raporun’da unutulan bazı hususlar
Son
ziyaret üzerine
Yaşasın,
kurtulduk ! (mu)?
Önemli
bir başarı !
Politikasızlık’
politika olursa...
ABD
Hamburg’ u bombalar mı?
Terör
ve Yeni Dünya Düzeni
Biri
bizimle dalga geçiyor
Türkçesinin
Türkçesi
Kelleci politikaların sonu
Sağlam imzalara
bak!
SAYFA
BASI
|