|
GÜNDEMİNÖZÜ
Ş
e f i k K a n t a r
|
|
|
skantar@turkpartner.de
|
Ey
Alman, Titre ve Kendine Dön !
Milletlerin hayatında,
titreyip silkinerek kendilerine gelmelerini gerektiren dönüm
noktaları vardır. Bu dönüm noktaları, bazen dış
şartlara, bazen iç dinamiklere göre şekillenirler
ve milletlerin tarihlerinde ve kaderlerinde önemli yer
tutarlar. Milletlerin gerekli anlarda kendilerine dönemeyişlerinin,
hem kendileri, hem komşuları için, genelde ele alırsak
tüm insanlık için kötü sonuçlar doğurduğunu
görmekteyiz.
Kendine dönmek, aslına, tabii hüviyetine kavuşmak
demektir. İç ve dış şartların
zorlamaları ile topluluklar, kendileri ve başkaları
açısından ‘yabancılaşma, dejenere olma,
bozulma’ gibi çeşitli isimlerle adlandırabileceğimiz
olumsuz süreçlere girebilirler. İşte bu olumsuzluk
süreçlerinden sıyrılarak, normal hayat şekline
dönüşe ‘kendine dönmek’ adı verilmektedir.
Tarihi Orhun Abideleri’nde Türk Milleti’nin kendine
dönmesi istenirken buna bir de ‘titre’ emri eklenmiştir.
Bu vurgu, çizgiden sapıldıktan sonra tekrar normal
mecraya dönebilmenin o kadar kolay gerçekleşebilir bir
hadise olmadığını ortaya koymak içindir.
Gerçekten de, insanlar gibi toplumların da bunalımlı
dönemlerinden çıkabilmeleri için çoğu kez,
olumsuzlukları üzerlerinden atarmışçasına
derin bir silkinişe ihtiyaçları vardır.
Güçlü bir silkiniş gerçekleşmeden kendine dönüş
mümkün görülmemektedir.
Türk Milleti’nin tarihinde, yarı efsane yarı
gerçek şeklinde bize ulaşan eski devirleri bir yana
bıraksak bile, son 1000 yıllık tarihimizde bile
böyle bir çok silkinip kendine gelme döneminin varlığına
şahit olmaktayız. Haçlı Seferleri, Moğol
İstilası gibi yıkıcı akımların
ardından içine düşülen ümitsiz ve belirsiz
durumdan çıkış işte böyle silkinişlerle
gerçekleşmiştir. Beylikler devrinin ardından
Osmanlı’nın yükselişi, Fetret Devri’nden
sonraki silkinişler de böyledir. Osmanlılara karşı
düzenlenen Haçlı saldırılarının,
her seferinde beraberinde bir silkinişe yol açtığı
da tarihi bir gerçektir. Ünlü Viyana bozgununun ardından,
Balkanlar’da elde edilen sınırlı başarılar
da öyledir.
Osmanlı Tarihi’ndeki Tanzimat, Meşrutiyet gibi
hadiselerle, bunların çevresinde gerçekleşmiş
bir sürü eylemi ‘silkiniş çabası’ şeklinde
değerlendirmemiz gereklidir. Yakın tarihimizdeki en
büyük silkiniş hadisesi ise, hiç şüphesiz İstiklal
Savaşı’dır. İstiklal Savaşı, yıllarca
süren, çoğu mağlubiyet ve toprak kaybıyla
sonuçlanan bir sürü savaşın ardından,
yokoldu-yokoluyor denen bir milletin tam anlamıyla
‘titreyip kendine dönüşünün’ adıdır.
Kendine dönüş, her millet için ayrı alanlarda,
ayrı şekillerde olabilir. Bu, biraz da milletlerin
karakteristik özellikleriyle alakalı bir durumdur.
İstiklal Harbi’nin Türk Milleti’nde ortaya çıkardığı
en önemli karakteristik vasfın ‘hürriyet’ olduğu
su götürmez bir gerçektir.
I.Cihan Harbi’ndeki müttefikimiz Almanlar da tarihin vizyon
sahibi önemli milletlerindendir. Avrupa tarihinin şekillenmesi
dışında, sanatta, edebiyatta, felsefede ve çeşitli
ilim kollarındaki başarıları, düşünce
tarihinde ve sanayileşme çabalarında önemli bir
yer tutar. Türkler, Dünya Harbi’ndeki yenilginin
kendilerini içine attığı durumdan, bir travma
yaşama zorunda kalmadan İstiklal Harbi tecrübesiyle
kurtulurken; galip ülkelerin bir çok alanda adaletsiz ve sınırsız
ölçüdeki ‘aşağılama’ muamelesine maruz
kalan Almanya ‘tabii’ kendine dönüş sürecini yaşayamamanın
kefaretini yeni bir Dünya Harbi marifetiyle denkleştirmeye
kalkınca, yeryüzü tekrar kan deryasına döndü.
Şurası bir gerçektir ki, I. Dünya Harbi sonrasında
Almanya’nın normal süreçte yaşayıp
gerçekleştirebileceği bir ‘titreyip kendine
dönme’ şansı bulunsaydı, ne Hitler arenada
kendisine yer edinebilecekti, ne de buna dayalı Stalin
zulmü dayanak bulabilecekti. Hitler gibi, Sovyetler’deki
diktatörler de hayatiyetlerini, toplumun normal silkeleniş
vetirelerini gerçekleştirememekten kaynaklanan boşluklardan
istifade ederek sürdürebilmişlerdi.
I. Dünya Harbi’nin ardından Almanlar, galip ülkelerin
yönlendirme ve zorlamasıyla normalleşme sürecine
‘normal şekilde’ girme yolunu seçti. Dünyada misyon
ve vizyon sahibi olmayı iktisadi güçlülük, siyasi
istikrar ve barış’ta gören Almanya, tüm dünyaya
örnek teşkil eden atılımları gerçekleştirdi.
Avrupa’yı büyük ölçüde ‘savaşsız’
hale getirmekle kalmadı, soğuk savaş
dönemindeki özverili tutumuyla da Hür Dünya’nın başarısında
önemli bir rol oynadı.
Ancak 80’li yıllardan itibaren baş gösteren işsizlik,
ekonomik durgunluk gibi amiller, Alman sosyal hayatında
bir takım değişiklikleri de beraberinde getirdi.
Problemlerin çözümlerini rasyonel tedbirlerde arama yerine,
suçlu arama, bahane üretme türünden metodlara itibar
edilmeye başlandı. İstikrar, ülkede, bölgede
ve dünyada karışıklıklara yol açacak
yerlerde aranır oldu. Irkçılık akımları,
çeşitli tonlarda toplumda yer etmeye başladı.
Ayrımcılık kök salmaya yüz tuttu. Bunlarla
birlikte iş hayatında, toplum hayatında,
siyasette, eğitimde gözle görülür bir gerileme
sürecine girildi. Yanlışlar doğru kaynaklarda
aranmadığı, hatalı tesbitlerde ısrar
edildiği için problemler yer yer kangrenleşmeye doğru
gitti. Sebep sonuç ilişkilerini kurmakta bozulan denge,
kısır döngüler içerisinde çırpındıkça
batağa saplanıp gömülme sürecini daha da hızlandırır
oldu. Ekonomide ve siyasette ‘hala’ dünya gücü olmasına
rağmen güvenirliliğini yitirmesine yol açan davranışlar
sergilemeye başladı.
Tüm bunlara bir sürü başka gerçek eklemek mümkün.
Özetle, yeni bir yüzyıla girildiğinde Almanya
benliğini irrasyonel alanlarda bulma eğiliminde bir
ülke görünümünde büründü. Alman halkı da, bir takım
aksaklıkların görülmesiyle şoka girmiş
vaziyette, önüne getirilecek her türden temelsiz ve sonucu
meçhul teklifi kabule hazır bir psikolojik girdapta. Bir
bakıyorsunuz, açık nazi akımları revaçta;
bir bakıyorsunuz eskimiş komünist tezleri alkış
topluyor. Bir yanda küçülen dünyada kendine yaraşır
bir yer edinme çabaları, diğer yanda buna zıt
bir içine kapanma ve başka kültürlere kapalı
kalma eğilimi.
Bu yazı çerçevesinde tüm detayları ile bir
Almanya resmi çizmemize imkan yok; ancak söylediklerimizden
şunu çıkarmak mümkün: Almanya içine düştüğü
ümitsizlik, kararsızlık çizgisinden uzaklaşmak
zorunda. Almanlar tekrar çalışkan, düzenli,
disiplinli, vatansever ve hoşgörülü olmak
mecburiyetinde. Bunu tekrar sağlayabilen Almanya, bir
yandan Avrupa’daki öncülük rolünü tekrar elde edecek,
diğer yandan Dünya’daki örnek ülke konumuna tekrar
kavuşacaktır. Alman Cumhurbaşkanı
Köhler’in hemen her konuşmasında vurguladığı
‘yurtseverlik’ mesajları ile, Başbakan A.
Merkel’in devamlı ‘ümitvar’ ifadeleri öne çıkaran
açıklamalarını bu pencereden değerlendirmek
gerektiğine inanıyorum.
Kendini kaybetmiş ve benliğini karanlık
dehlizlerde aramakta olan bir Almanya Dünya için tehlikeli
bir Almanya’dır. Normal şartlar içerisinde milli
hayatını sürdüren bir Almanya ise, dünya için
gerekli bir Almanya’dır. O nedenle; ‘Ey Alman, titre
ve kendine dön!’ diyoruz.
4 Ocak 2006
SAYFA
BASI
Yazarın
diğer
yazıları:
Ey
Alman, Titre ve Kendine Dön !
Davul
Tozu, Minare Gölgesi
Türklerin
ve AB’nin geleceği
Bizi
bekleyen Avrupa
Almanya’da
Türk Adası
Schröder’le
AB trenine binmek mümkün mü?
Gündemi
Avrupa’ya taşımak
Terörün
yeni yüzü
AB
ilerleme raporun’da unutulan bazı hususlar
Son
ziyaret üzerine
Yaşasın,
kurtulduk ! (mu)?
Önemli
bir başarı !
Politikasızlık’
politika olursa...
ABD
Hamburg’ u bombalar mı?
Terör
ve Yeni Dünya Düzeni
Biri
bizimle dalga geçiyor
Türkçesinin
Türkçesi
Kelleci politikaların sonu
Sağlam imzalara
bak!
SAYFA
BASI
|