|
Batı cephesi bildiğiniz gibi
Bir önceki asrın başında dünyanı meşgul eden Türk-Alman
silah arkadaşlığının temelinde, iki ülkenin birbirlerine
olan vazgeçilmez mecburiyetleri yatmaktaydı.
Osmanlı Devleti; büyük devletler nezdinde bir dayanak
bulmak, ekonomik alanda daha uyumlu bir partnere sahip
olmak, silah ihtiyacını karşılayabilmek ve modern bir ordu
haline gelmek için gerekli askeri eğitimi sağlayabilmek için
‘açık düşmanları’ İngiltere, Fransa ve Rusya karşısında
Almanya’ya yaslanıyordu.
Almanya ise; milletleşme ve sanayileşmedeki geç kalmışlığı,
bir orta Avrupa devleti olmasının verdiği dezavantajlı
coğrafi konumu, bunun getirdiği denizaşırı sömürge
alanlarına ulaşmaktaki yetersizliği, kendisini hissettirmeye
başlayan petrol bölgelerine ulaşmak için yegane emin
olabileceği güzergahın Osmanlı ülkesinden geçmesi ve bu
mesafelerin de ancak dostluk ile katedilebileceği gibi
mecburiyetlerden dolayı Osmanlı’ya yanaşmıştı.
Almanya’nın, yaklaşan büyük hesaplaşmanın (Cihan Harbi)
çanları çalarken, savaş sonrası Osmanlı ülkesini en azından
bir yarı-sömürge haline getirmeyi arzulamasına ilaveten,
İngiltere, Rusya ve Fransa’ya karşı en önemli silahlarından
birisinin ‘islam’ olduğu görülmekteydi. Bu nedenledir ki,
II. Guilliam ‘Hacı Gulyam’ lakabını alıyor, Kaiser Wilhelm
Türkiye’ye abartılı ziyaretler yapıyor, hilafet ortak bir
dış politika enstrümanı haline getiriliyor, ‘cihat’
çağrılarını güçlendirmek için Almanya’da devlet eliyle
‘Cihat’ dergileri, beyannameleri yayınlanıyordu.
Savaş, Almanya’nın ‘Drang nach Osten’ ve ‘Bağdat Demiryolu’
eksenindeki yayılmacılık planlarına geçit vermedi. Alman
egosuyla yoğrulmuş, stratejik düşünce sistemi yerine
taktiksel başarılara dayalı büyüme çabası, Osmanlı’nın bir
çok alandaki yetersizliği ile birleşince içine
sürüklendiğimiz acı akibet, 20. asrın ilk çeyreğini, hem
Türkler hem de Müslümanlar açısından kötü gidişin
perçinlendiği dönem haline getirdi.
Almanların yanlışlarla örülmüş ‘Dünya Hakimiyeti’
projelerinin ikinci merhalesi de; Dünya’ya milyonlarca
insanın hayatına malolan bir yıkım ve İslam aleminin bağrına
sokulan bir İsrail Devleti hediyesiyle neticelendi.
Soğuk Savaşın bitimi, iki Almanya’nın birleşmesi ve dünyanın
tek kutuplu hale gelişi Almanya’yı tekrar heyecanlandırdı.
Helmut Kohl’ün Michael Gorbaçov ile kafa kafaya vererek
oluşturmak istediği ‘Ortak Avrupa Evi’ projesi ‘Drang nach
Osten’ anlayışının yeni versiyonu idi. Ancak Amerika
Birleşik Devletleri buna geçit vermedi. 2000’li yıllara
gelinirken hazırlıkları yapılan ‘İslam Konferansı’ da
‘fundamentalizm ve terör’ gürültüleri arasında yine ABD ve
diğer müttefikleri marifetiyle akamete uğratıldı. Almanya’ya
bu durumda kala kala uluslar arası alanda layık görülen
devriye görevlerini yerine getirme, Avrupa’da kıtanın
istikrarı uğruna ekonomik yükümlülüklere mahkumiyet kaldı.
Bu durumdaki her ülkenin yapacağı gibi Almanya, içinde
yaşadığımız çağın vizyonuna tezat teşkil eder şekilde içe
dönük, benmerkezci politikalara yöneldi, cezayı da ülkedeki
yabancılara kesti.
Almanya’da yabancı denince akla Türklerin ve Müslümanların
geldiğini izaha gerek yok. İçedönük Alman politikalarının
temelinde; Almanlığı ve Alman İslamı’nı dayatma, ne şekilde
olursa olsun kabul ettirme düşüncesi yatıyor. Bir sürü
değişik teşebbüsten sonra, bunları sağlamak için bulunan iki
mekanizma, Başbakan Angela Merkel himayesinde başlatılan
Uyum Konferansları ve Dışişleri Eski Bakanı Wolfgang
Schauble tarafından başlatılan Alman İslam Konferansı’dır.
İki konferansın da gayesi, ülkede yaşayan Türk ve İslam
kökenli yabancıları arzulanan ‘kıvama’ getirmektir. Yüzyıl
önce İslam’la münasebetini ‘cihat’, Türklük’le münasebetini
silah arkadaşlığı yörüngesinde tanımlayan Almanya, bugün
ancak ‘yumuşak bir Türklük’ ve ‘ılımlı bir İslam’ı kabul
edebileceğinin mesajlarını açık ve seçik ortaya koymaktadır.
Almanya’nın burada da unuttuğu; ‘biz iş gücü istemiştik,
insanlar geldi’ esprisinde ifadesini bulan ‘yabancıların’
insan olduğu gerçeğidir. Kendilerinden geçmişlerini,
köklerini, tarihi ve coğrafi bağlarını koparması, unutması
ve inançlarını törpülemesi istenenler insandır ve bunların
her insan gibi dini ve kültürel değerlerini pazarlık
masasına koymaktan imtina edeceği açıktır.
Buna rağmen Almanya katı bir seçim yapma dışında hareket
alanı bırakmamaktadır. Ya önümüze konan sözleşmeyi
imzalayarak integrasyon diye yutturulmak istenen
asimilasyonu kabul edeceğiz, ya da terk-i diyar etmeye hazır
olacağız. ‘Yok efendim Uyum Konferansı’nda şu konuşulmuş ta
bu konuşulmamış, yok efendim Alman İslam Konferansı’na şu
katılacakmış ta bu katılmayacakmış, katılırsa şöyle,
katılmazsa böyle olurmuş’ türünden yazılan, çizilen ve
tartışılanlar sadece teferruattır.
SAYFA
BASI
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Batı
cephesi bildiğiniz gibi
Papa
radikallere koz verdi
Bayrak
Her
şey hayallerle başlar
Ey
Alman, Titre ve Kendine Dön !
Davul
Tozu, Minare Gölgesi
Türklerin
ve AB’nin geleceği
Bir
Yürüyüşün Anotomisi
Bizi
bekleyen Avrupa
Almanya’da
Türk Adası
Schröder’le
AB trenine binmek mümkün mü?
Gündemi
Avrupa’ya taşımak
Terörün
yeni yüzü
AB
ilerleme raporun’da unutulan bazı hususlar
Son
ziyaret üzerine
Yaşasın,
kurtulduk ! (mu)?
Önemli
bir başarı !
Politikasızlık’
politika olursa...
ABD
Hamburg’ u bombalar mı?
Terör
ve Yeni Dünya Düzeni
Biri
bizimle dalga geçiyor
Türkçesinin
Türkçesi
Kelleci politikaların sonu
Sağlam imzalara
bak!
SAYFA
BASI
|