|
|
HİKAYELERİM Sizden
Biri
|
|
|
info@turkpartner.de
|
BİZİM
GÜLİSTAN
Henüz ilkokul öğrencisiydim, kümesdeki horoz
ötmeğe başladığı an annem yatağından
fırlar, gaz lambasını yakar ve akabinde akşamdan
odun ve tezekle doldurduğu sobamızı ateşlerdi.
Dondurucu kış soğuğunda yorganının
altından sobada yanan odunların çıtırdamasını,
sahur sofrasının bardak-tabak seslerini
dinlerken, yatağın içinde ayağımın
birini uzatıp diğerini çekerdim. Çekerdim ki,
benim uyak olduğumu anlayıp sahura kaldırsınlar.
Oruçlu olduğum günler köy bakkalından akide
şekeri veya kaymaklı pasta(bisküvit) alır, köyün
topal müezzini minaresiz caminin damına çıkıp
"Allahuekber" diyene kadar cebimde bekletirdim. Daha
sonra bu iftarlığımla orucumu bozar, eve gider,
sofraya otururdum.
Orta okul ve lise dönemim ana ocağından ayrı,
kiralık evlerde geçti. Beraber kaldığım
öğrenci arkadaşımla iftar ve sahur sofralarımızı
kendimiz hazırlardık. Gazete okuma alışkanlığım
o dönemlere rastlar. O zamanın gazeteleri şimdiki
gibi edepsizleşmemişlerdi: Bir sayfasında çıplak
kadın resimleri, diğer sayfasında da ramazan
ilaveleri yoktu. Ramazan özel sayfaları gerçekten her yönüyle
bu mübarek ayın ruhuna uygundu.
Birçok imkânsızlığa, darlığa ve kıtlığa
rağmen oruç tutmaktan, iftar açmaktan, sahura
kalkmaktan çok ama çok büyük bir zevk alırdık. O manevi havayı yaşardık.
Yaşadığım beldenin üzerinde ramazanlık
bütün ulviyetiyle hakimiyetini hissettirirdi.
Ramazan´ı kelâm sahibi ve kalem sahibi edebi ustalardan
dinler ve okurduk.
Bu satırları okuyanların bazıları
benimle hemen hemen aynı şeyleri paylaştıklarını,
benzeri ortamdan geçip geldiklerini tesbit edecekler, bazıları
ise, geçmişten
bir "nostalji" esintisi olarak değerlendireceklerdir.
Bizim kültürümüzde ayrı bir yeri olan Ramazan ayına
giriyor, onu lâyıkiyle yaşamaya hazırlanıyoruz.
Globallaşan bir dünyada insanlarımız yeryüzünün
her tarafına yayılmış durumdadırlar.
Vatanımızda olanların durumu gurbeti
kendine -geçici de olsa- vatan edinmiş insanlarımızınkinden
-ramazanı yaşama açısından- daha elverişlidir.
"Bin aydan daha hayırlı" olan, Kuran-ı
Kerim´in inmeğe başladığı ay olan
ramazan boyunca bu sayfamızdan sizlerle kendi gülistanımıza
seyâhatler düzenleyecek, beraberce güller koklayacağız
inşaallah!
Buyurun ziyafete, buyurun gül koklamaya lütfen!:
"Yüzünde nur, elinde Kur´an, dudaklarınde salâvat;
yüreğinde Yaratan sevgisi ve korkusu, hayalinde ideal
İslâm yurdu, kafasında gerçekçi gurursuz akıl,
ruhunda ve vücudunda namaz, mümin ve müslüman aydır
bu gelen; Oruç ayı.
Oruç, öyle bir ruh kalıbıdır ki, her gün;
ortalığın ilk ağardığı
vakitten ilk karardığı vakte kadar, içimizi
oraya yerleştiririz; orada ruh bir biçim alacak; bir öz
kazanacak, billûrlaşacak; yıkanacak, canlanacaktır.
Gece dinlenecek; bir gün sonra yine ayni çerçeveye girecek;
böyle böyle, bir ay sonunda yepyeni ve taptaze bir insan yüreği,
ruhu ve vücudu olacaktır müminin yüreği, ruhu ve
vücudu.
Oruç; insanın katıldığı, her yıl
bir ay katıldığı bir ruh şölenidir.
Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü
ziyafet, bir gök sofrasıdır." (*)
Bu, usta kaleminden yapılan özlü tarifden sonra bir başka
ustamızın davetli olduğu iftar yemeğinde
"Medet, Ya Resullallah!.." diye isyan ettiği
hatırasını kendisinden dinleyelim:
"....M.E.Bakanlığı´na bağlı
Otelcilik Tatbikat Okulu´nun salonundayız. İftar
topunu beklemenin heyecan ve keyfi mâlum..... Yanlız,
sofrada iftariyelik cinsinden pek birşey görünmüyor;
zeytinler, peynirler, türlü reçeller, ballar, turşular,
pastırmalar sırra kadem basmış.. Vardır
bir hikmeti diyor, biraz da sıkıntıyla, tevekküledip
bekliyorum; ne de olsa, misafir umduğunu değil,
bulduğunu yer.
Derken, top atıldı, atılacak, fraklı
garson önüme zeytin yağlı pilâkiyi koyuverdi.
Allah eksikliğini vermesin, ben bu güzel yemeği
yemem; alışkın değilim. Bu arada iftar
olmuş, sinirler iyice gerilmişti. Garsona, çorbayı
çabuk getirmesini, pilâkinin acelesinin olmadığını
söyledim. Adam, umursamaz bir tavırla, çorba olmadığını,
ilk yemek olarak pilâki yenileceğini söyledi!
............ Fakat olmadı; bir çorbanın çaresini
bulamadık, sofraya getirtemedik. Okulun cevabı, bu
yemek listesi ve servis tarzının Fransız usulüne
göre tanzim edildiği ve değiştirilemeyeceği
yolunda oldu. Ramazanmış, iftarmış, bin yıllık
sofra ve ramazan gelenekleri imiş, vız geldi, tırıs
gitti adamlara!..
Bir kere daha anladım ki, bir takım ahmaklar
modernleşme adına evimizin tavanını
başımıza çökertmişler.
............... Biz bugün, Frenklerin azat kabul etmez kültür
köleleri olarak ortalıkta kaldık, perişanız......
Medet, ya Resullallah!.." (**)
Belki, şöyle düşünenleriniz de olabilir: Canım
sen de, bu kadar abartacak ne var bunda? Çorba olmasa da olur!
Kültür yozlaşması zaten bunun gibi ufaktan ufaktan
başlar. Bizim bir ramazan kültürümüz vardır.
İftar sofralarımız da bunun vazgeçilmez
unsurlarının başında gelir. Fransız
usulü sofra, Müslüman-Türk usulü iftar olmuyor. Olmadığını
ve olamayacağını da yukarıda gördük.
Hepinize
hayırlı ramazanlar!....
(Not: Yazımız, ramazanlık boyunca sık aralıklarla,
aynı başlık altında devam edecektir.)
(*): Sezai Karakoç, İslâm, s.52-53
(**): Nevzat Köseoğlu, Milli Kültür ve Kimlik, s.43-45
SAYFA
BASI
Diğer
yazılar:
Bizim
gülistan
Yalnızlık
Çilesi
Bakkal
Mühendis
Vatan
kurtaranarslan-2
Vatan
kurtaran arslan
Hacı
düğünü
Uyarı
Kabına
sığmayan adam
Çocuğum
Bizim
Bey
Baba
Seyahat
SAYFA
BASI
|
|
|