|
GÖZCÜ Yakup
Tufan
|
|
|
yakuptufan@hotmail.com
|

AVRUPA’DA AİLE YAPIMIZDAKİ
DİNAMİKLER VE DİNAMİTLER
“Kaynaşmanız için size kendi(cinsi)izden eşler yaratıp da
aranızda sevgi ve merhemet peyda etmesi de O’nun
(varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen
bir kavim için ibretler vardır. “ (Rum Suresi 21)
Göçmen Türkler olarak Avrupa’da neredeyse yarım asrı geride
bırakmış bulunuyoruz. Aile birleşmi ve uyum çabaları, Avrupa
Türkiye arası gel git derken elli yıl geldi geçti. Geriye
dönüp baktığımızda, aile anlayışı ve aile düsturu gibi temel
değerler alanında, köklü değişikler ve büyük dejenerasyonlar
meydana geldiğini müşahede etmekteyiz.
Bulunduğumuz noktada, Avrupa’da Türk aile yapısının
küreselleşen dünyanın menfi etkisine maruz kaldığı bir
gerçektir.
Bugün iletişim çağında, korunma ve savunma dinamikleri
zayıflayan Türk aile yapısı, adeta “rüzgar önünde kuru
yaprak” görünümündedir.
Avrupaya ilk gelen Türkler, yani birinci nesil, burada uzun
müddet kalmak niyetinde değildi. Onlar, kısa zamanda tekrar
dönmek düşüncesi içerisindeydiler. Zira, gaye bir kaç yıl
çalışmak ve kısa zaman içerisinde daha çok tasarruf
yapmaktı. Hedefte ise geri dönmek ve memlekette ( kimseye
muhtaç olmadan) daha iyi bir hayat yaşamak vardı. Fakat
evdeki pazar çarşıya uymadı...
Avrupa ülkelerine işçi olarak gelen Türkler, en ağır işlerde
çalışmaya başladılar. Taş Kömürü maden ocakları ve Demir
Çelik fabrikaları gibi “ağır sanayi” dallarında, tabiri
cayizse “kan ter” içerisinde çalışıyorlardı. Ağır çalışma
şartları bir yanda, dil bilmemenin ve meramını
anlatamamanın zorluğu ise bir yandaydı. Bunların yanında
bir de “gurbet kahrı” ve “sıla hasreti” vardı. Bütün bunlar
yan yana geldiğinde, tek başına gurbet kahrı çekmek hiç
mümkün gözükmüyordu. Tek başına böyle bir hayatı omuzlamak
neredeyde imkansızdı. Bir de işin Türkiye tarafı vardı. İşte
bu ahval ve şerait aile birleşimini zaruret haline
getiriyordu.
„ Kadınlar size Allah’ın bir emanetidir. „ (Hadisi Şerif)
60’lı ve 70’li yıllarda Avrupa’ya gelen Türk işçileri,
genellikle askeri kışlalardaki koğuşlara benzeyen işçi
yurtlarında (Arbeiterwohnheime) kalıyorlardı. O zamanlar
gerçek manada dini, kültürel ve sosyal manada ihtiyaca cevap
verecek cemiyet ve cami sayısı bir elin parmakları gibiydi.
Bu sebeple Türk işçileri, hafta sonlarını genellikle
çamaşır yıkamak, memlekete mektup yazmak, hemşehri ziyareti
yapmak veya memleket türküleri dinlemekle vakitlerini
geçiriliyorlardı. Üst üste veya yan yana dizilmiş
ranzalarda, 3-5 veya 5-10 kişinin kaldığı odalardan gelen
türkü sesleri, bazen bir birlerine karışır ve koridorlardan
duyulurdu.
Çok dinlenilen türkülerden biri de: “Gayrı dayanamam ben bu
harete/Ya beni de götür, ya sen de gitme/ Ataşın aşkına da
canım yakma çıramı/ Ya beni de götür, ya sen de gitme/ Yar
sineme vurdu kızgın dağları / Viran koydu mor sümbüllü
bağları /Hüseyinim geçmeden gençlik çağları/ Ya beni de
götür ya sen de gitme“...
Avrupa’ya çalışmak için gelen Türk işçilernin hedef ve
gayeleri zaman içerisinde değişmeye başladı. Bu sebeple 3-5
yıl içerisinde düşünülen geri dönüşler olmadı. Buna mukabil
60’lı yılların sonu ve 70’li yılların başından itibaren
Türkiye’den Avrupa’ya yoğun bir aile göçü oldu. Yaklaşık on
yıl boyunca devam eden aile birleşimi çerçevesinde, büyük
aile göçü yaşandı. 70’li ve 80’li yılları arasında, yüz
binlerce Türk ailesi Avrupa’ya göç etmiş oldu.
Göçle hasret bitti (ana baba ve vatan hasreti hariç)
bitmesine ama, bu seferde yeni dertler ortaya çıktı. Aile
birleşimi yeni meseleleri beraberinde getirdi. Avrupa’ya
yeni gelen Türk aileleri, bir anda kendilerini (önceden
hesaba katılmayan) bir çok meselenin tam ortasında
buldular. Yabancı bir coğrayada dil, din, eğitim, kültür ve
sosyal konularda büyük sıkıntılarla karşı karşıya gelindi.
Türkiye’nin tutum ve davranışı belliydi ve “saldım çayıra
mevlam kayıra” biçimindeydi. Avrupa ülkelerinin
düşüncelerini ise Max Frisch: “Biz işgücü çağırdık, fakat
insanlar deldi”( Wir haben Arbeitskräfte gerufen, aber es
kamen Menschen) diye ifade ediyordu...
Avrupa’ya göç eden Türk aileleri, hazırlıksız yakalandıkları
meseleler karşısında, kendilerini tam bir “yanlızlık ve
çaresizlik” içerisinde hissediyorlardı. Bir taraftan yeniden
bir aile düzeni kurmak için çırpınan göçmen Türkler, diğer
taraftan çocukların eğitimi başta olmak üzere, dil, kültür,
sağlık ve sosyal konularda tam bir çıkmazın içerisine
düşmüşlerdi. Kara kara düşünülmeye başlandı: Bu yabancı
ülkede çocuklar hangi okula gidecekti. Avrupa’da eğitim
sistemi nasıldı. dil (Türkçe ve yaşanılan ülkenin dili)
meselesi nasıl çözülecekti. Anavatan Türkiye ile kültür
bağları nasıl devam ettirilecekti. Buradaki sosyal hayata
nasıl intibak sağlanacaktı. Cevap bekleyen sualler,
üzerinden aşılması gereken Sarıkamış- Allahuekber
Dağları’na benziyordu adeta.
Almanya’da ( o zamanki adıyla Federal Almanya) Türk
işçilerinin bir kısım meselelerine çöcüm aramak ve onlara
yardımcı olmak gayesiyle AWO bünyelerinde “Türk Danış” adı
verilen danışma büroları açılmıştı. O günler neredeyse her
türlü mesele „Türk Danış„ bürolarına götürülüyor ve orada
çözümler aranıyordu. Türk Danış Büroları ise ancak belirli
konularda yardımcı olacak şekilde donatılmıştı. Öte yandan
Türk Danış Bürolarındaki görevli olanların adları bize
benzemiş olsa bile, bir çoğunun anlayış ve yaşayışları hiç
de bize benzemiyordu. Türk Danışlık yapan bir tanıdığım
anlatmıştı:“Türk Danış Bürolarında görev yapan yaklaşık 50
arkadaşın katıldığı bir toplantıda, bizlere yemekler ikram
edildi. Yemeklerde ise domuz eti vardı. Ben ve bir
arakadaşım, ikimiz de o yemeklerden yemedik. Fakat geri
kalanların hepsi domuz eti olan yemeklerden yediler”
demişti. İşte o günlerin Türk Danış bürolarında görevli
olanların durum ve anlayışları. Fazla söze gerek var mı?
80’li yıllara gelindiğinde, aile birleşi vesilesiyle başta
Almanya olmak üzere Hollanda, Belçika, Fransa ve İsviçre
gibi bir çok Avrupa ülkelerinde Türk nüfusu bir hayli
artmıştı. Bununla birlikte Türkiye’deki siyasi, sosyal ve
kültürel hareketlilik Avrupa’ya sıçıramış, cami ve cemiyet
çalışmaları konusunda da bir hayli yol alınmıştı. Avrupa’da
Türkler için yeni bir dönem başlamıştı. Hemen hemen her
sahada Türkler boy gösteriyorlardı. Anavatana geri dönüş
düşünceleri arka plana atılmıştı. Artık göçmen Türkler,
yerleşik hayatı ön plana çıkarmışlardı.
Eski ve ucuz dairelerde oturan Türk aileleri, geniş ve lüks
daireleri tercih ediyorlardı. İkinci el mobilya kullanan
Türkler, modern ve kaliteli mobilya ile evlerini döşemeye
başladılar. Eski arabalar, Almanlar’ın “Türk Bombası”
Türkler’in ise “tam bir izin arabası” diye ifade ettikleri
ikinci el “Fort Granada,” yerlerini yavaş yavaş yeni ve lüks
“Mercedes”e bırakıyordu. Neticede itibariyle, dönüş
düşüncesiyle “aşırı tasarruf” içinde olan Türkler, kalıcılık
fikriyle birlikte birdenbire “aşırı israfa” yönelmeye
başladılar.
“ Ey insanlar, kendinizi ve ailenizi ateşten koruyunuz “
(Tahrim Suresi 6)
Günümüzde ise Avrupa Türkleri aile yapısında, çok büyük
değişikler meydana geldiğini üzülerek müşahede etmekteyiz.
Elli yılda elli mesele, Türk aile yapısını çepeçevre
kuşatmış durumdadır. Türk aile yapsının dinamikleri fiilen
değişmiş, koruyucu ve kollayıcı unsurları zayıflamıştır.
Dededen toruna, babadan oğula , anneden kıza aile
ferlerinde bir çok alanda huzursuzluklar baş göstermiştir.
Sıkıntılar maddi değil manevi alanda zuhur etmektedir.
Manzara sanki “sele kapılan kütük” gibi. Huzur ve sükuniyeti
bozan ana unsurlar, manevi bir çöküşü işaret etmekte.
Ahlak, edep ve haya alanında büyük erezyon var. Kendi
değerlerinden bihaber yaşayan Türk insanı, özellikle de
gençler, küreselleşen dünyanın ve baş döndürücü iletişim
çağının girdabına düşmekten kendilerini kurtaramamaktalar.
Anadolu’da halk arasında söylenen güzel bir söze ne kadar
muhtacız: “Allah’tan korkmak, kuldan utanmak.”
“…Bana ve ana-babana şükret, (unutma ki) bütün yollar
sonunda bana ulaşır.”
( Lokman, 14)
Avrupa Türkleri, çocukların mürüvetini görmek, onlara mutlu
bir yuva kurmak gayesiyle, maliyetli 30 bin Euru’ya varan
ve yüzlerce eş ve dostun davet edildiği, allı telli düğünler
yapmaktadır. Bunlar (israfa kaçmamak şartıyla)güzel şeyler
ve toplumun önemli dinamiklerini teşkil etmektedir. Allı
şanlı düğünler sonucu meydana delen evliliklerin büyük bir
kısmı ise, henüz aradan bir yıl geçmeden boşanma ile
sonuçlanmaktadır maalesef. Sebep: “Eften püften şeyler,”
bir “fındık kabuğunu doldurmaz”cinsten.
Avrupa’da ailevi meselerin çözümünde, özellikle de genç
ailelere yardım etmesi gereken anne ve babalar veya onların
yakın akrabaları, adeta yangına körükle gitmekteler. Çoğu
kez “çözüm yerine kördüğüm” üretmekteler. Yani, ben yaptım
ben bozarım çinsinden. Kumlukta evcik yapan çocuklar gibi,
“sabah yap akşam boz,” kabilinden.
Aile birliği ve aile mutluluğu için çoğu kez kimse
fedakarlığa yanaşmamakta ve elini taşın altına koymamktadır.
Halbuki aile yuvası, hak aranan ve haklıyı haksızdan ayıran
bir müessese değildir. Orası, fedakarlıklar yapılması, sabır
ve sebatın hüküm sürmesi, sevgi ve muhabbet öne çıkarılması
gereken kutsal mekanlardır.
„ Allah, evlernizi sizin için bir huzur ve sükun yeri
yarattı „ (Nahl Suresi 80)
Avrupa’da aile müessesi (Allah esirgesin) bir yıkıldı
mı, haklı veya haksız olmanın hiç bir manası kalmaz gayrı.
Son pişmanlık bir fayda sağlamaz, vah vah tüh tüh demenin
artık bir anlamı olmaz.
Almanya’da meşhur bir söz vardır ve “iki kişi kavga etti mi,
sevinen üçüncüsü olur, o da avukattır” denir. İş buraya bir
düşmeye görsün...
Bugün Avrupa’da aile yapımız, küreselleşen dünya ve iletişim
çağının getirdiği bir depremle sarsılmaktadır. Mevcut
savunma mekanizmaları ve dinamikleri zayıflamış ve istinat
duvarı çökmekte olan bir binaya benzemektedir adeta. Avrupa
ülkelerinin kanunları ise, aile yuvalarını tehlikelere
karşı korumak ve onları muhavaza etme çizgisinden çok
uzaktadır. Onlar daha ziyade iş işten geçtikten, ailenin
yıkımı vuku bulduktan sonra devreye girme üzerine bina
edilmiştir. Özellikle de çocuklar konusunda hak ve hukuk
düzenlemelerinden ibaret görünüyorlar. Bununla birlikte Türk
aile mefhumu ile Avrupa aile anlayışı arasında da çok büyük
farlar vardır.
“Ailene namaz kılmayı emret! Kendin de namaza dört elle
sarı! „ (Taha Suresi, 132)
En önemli bir mesele: Evlerinden şu veya bu sebeplerle
kaçan ve özellikle gençlik yurtlarına
(Jugengheim) sığınan gençlerin durumu. Sonları
meçhul gençler ve genç kızların sayısı bir hayli kabarık.
Öte yandan bir çok sebep ve bahanelerle aillerinden
koparılan ve çocuk yutlarına (Kinderheim) veya yabancı (Türk
veya Müslüman olmayan) bakıcı ailelere teslim edilen Türk
çocuklar ahvali. Onların da geleceği bir hayli karanlık
gözükmekte. Bununla birlikte maneviyattan yoksun kalan ve
kumar, içki ve buna benzer bataklıkların girdabına düşmüş
yetişkinlerin bir hayli vahim. Hapishanelerde ömrü çürüyen,
kendini hücrelerde intihar eden insanlarımız ise ayrı bir
mesele. Kimlik ve kişilik buhranı içerisinde inim inim
inleyen bir nesil. Kısacası, Avrupa’da Türk aileleri,
Dimyat’a pirice giderken evdeki bulgurdan olundu.
“Sizin en hayırlınız ailesine en hayırlı olanınızdır. Ben
aileme karşı sizin en hayırlınızım
(Hadisi Şerif)
Şimdi ilk akla gelen soru şu: Avrupa’da kurulmuş olan
binlerce cami ve cemiyetimizin varlık sebebi nedir?
Söyleyelim; mevcut cami ve cemaat anlayışımız, (yalnız
Almanya’da 2500 camimiz olmasına rağmen) tabiri cayizse
bozguna uğrayan aile yapımızı yeniden düzeltmeye maalesef
muktedir değildir. Zira, cami veya cemiyet yapımız
profesyonel bir yapıya kavuşmuş değildir. Hemen hemen bütün
hizmetler fahri ve amatör olarak yürütülmektedir.
Genellikle cemiyetlerin tek profesyonel elemanı cami
hocadır. Mevcut aile meseleleri ise maneviyatın yanında,
pedagog, psikolog ve sosyolog gibi uzman elemanların
devreye girmesiyle ancak çözümü mümkün gözükmektedir. O
elamanlar da henüz bizde yok maalesef.
Peki şimdi ne olacak? Avrupa’da Türk aile yapısında
bozulmanın önüne geçmek mümküm olmayacak mı? Başka bir
ifadeyle Avrupa’da Türk aile yapsındaki dinamikleri
güçlendirmek ve dinamitleri (yıkıma sebep olan veya
patlamaya hazır unsurları) tesirsiz hale getirmek mümkün
değil mi?
Mümkün, herkes başını ellerinin arasına alır düşünür ve
elini taşın altına koyabilirse...
Dinslaken, 7 Aralık 2011
Yakup Tufan
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
AVRUPA’DA
AİLE YAPIMIZDAKİ DİNAMİKLER VE DİNAMİTLER
KENDİNİ
ARAYAN TÜRKİYE
MANEVİ
DÜNYAMIZDA ARALIK, AŞURE VE MUHARREM’İN YERİ
BANGLADEŞ’DEN
SELAM VAR
PAKİSTAN’DAN SELAM VAR
AVRUPA’DA
RAMAZAN BAYRAMI
SALDIRGAN
İSRAİL VE “MAVİ MARMARA” BASKINI
NRW
SEÇİMLERİ VE TÜRKLER’İN ÖNEMİ
ALMANYA
İSLAM KONFERANSI VE MÜSLÜMAN CEMAATLERİN DURUMU
GÖÇMENLER
VE UYUM MECLİSLER
PARELEL
TOPLUM VE DİN GERÇEĞİ
ALMANYA’DA
FEDERAL SEÇİMLER VE MÜSLÜMANLAR
NRW
MAHALLİ SEÇİMLERİ VE MÜSLÜMANLAR
ALMANYA
İSLAM KONFERANSI VE MÜSLÜMANLARIN MESELELERİ
AVRUPA
BİRLİĞİ VE AVRUPA TÜRKLERİ
WİNNENDEN
KATLİAMI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
BANGALDEŞ’DE
MUSON YERİNE GÜL YAĞMURU
HACCA YOLCULUK HAKKA YOLCULUK
Fransa’nın
İmajı
Uyum
nedir?
SAYFA
BASI
|