|
GÖZCÜ Yakup
Tufan
|
|
|
yakuptufan@hotmail.com
|

GÖÇ VE AVRUPA TÜRKLERİ
Tarihe baktığımızda, göçler tarihinin insanlık tarihi kadar
eski olduğunu görürüz. Göçler, bazen zulüm ve baskı, bazen
olumsuz tabiat şartları, bazen de istiklal ve istikbal
sebebiyle vuku bulmuştur.
Dinler tarihinde de aynı şeyi görmek mümkündür. Bir çok
peygamber, ya hakkı yaymak veya zalimin zulmünden kurtulmak
için (Allah’ın emri doğrultusunda) göç etmişlerdir. Hz.
Musa, İsrailoğulları ile birlikte Fravun’un zulmünden
kurtulmak için Mısır’dan Filistin’e göç etmiştir. Yine Hz.
Muhammed (sav) ve Mekkeli Müslümanlar, Ebu Cehiller’in
şerrinden kurtulmak ve hakkı yaymak (tebliğ) için Mekke’den
Medine’ye göç(hicret) etmiştir.
Türkler, tarihte en çok göç eden ve dünyaya yayılan
milletlerden biridir. Bir kısım Türk boyları, çeşitli
sebeplerle peyder peyi, “Türkistan”(Orta Asya-
Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan,
Tacikistan,...) coğrafyasından göç etmişlerdir. Kuzeye göç
eden Türkler, “Sibirya” (Yakutistan, Dolganlar,...)
ve “İdil Ural Bölgesi”ne (Çuvaşistan, Başkurtistan,
Tataristan,...) yerleşmişler. Güneye göç eden Türkler,
Afganistan, Keşmir, Pakistan, Hindistan ve Bangladeş
coğrafyasının derinliklerine kadar ilerlemişler, devletler
ve imparatorluklar (Babür İmparatorluğu,...) kurmuşlardır.
Doğuya göç eden Türkler, Salurlar veya Sarı Uygurlar, Çin’in
“Gansu” bölgesine kadar uzanmışlardır. Batıya göç
eden Türkler ise, daha geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır.
Zaman içerisinde “İran, Kafkaslar, Anadolu, Balkanlar ve
Ortadoğu” coğrafyasına yerleşmişler ve bu diyarları
kendilerine vatan bilmişler, yurt edinmişlerdir. Çok çeşitli
devlet ve imparatorluklar (Selçuklular, Osmanlılar,...)
kurmuşlar ve yeni medeniyetler inşa etmişlerdir.
Özellikle Osmanlı döneminde “Balkan Yarımadası”na göç
eden Türkler, bugün Yunanistan, Bulgaristan, Romanya,
Moldovya, Makedonya, Kosova Arnavutluk, Sırbistan ve
Bosna’da azınlık olarak yaşamaktadırlar.
Göçler, çok zaman “yeni medeniyetlerin doğuşuna,
insanlığın terakkisine, kültürlerin gelişmesine ve
zenginleşmesine” vesiyle olmuşlardır. Bununla birlikte
yine göçler, bir çok kavimlerin erimesine, asimile olmasına
ve yok olmasına sebep olmuştur.
Kısacası tarihte göçler, bazen yeni ufuklara ışık tutmuş,
yeni medeniyetlerin doğmasına vesiyle olmuş ve bazen de
kavimlerin erimesine, asimile olmalarına ve yok sebep
olmuştur. Tarihte yeterince misalleri görmek mümkündür...
Yirminci yüz yılın ikinci yarısının başlarında Avrupa’da
yeni bir göç dalgası başladı. Değişen siyasi ortam ve
yeniden çizilen sınırlar, yeni göç dalgalarını da
beraberinde getirdi.
Diğer taraftan ise, “İkinci Dünya Savaşı”nda yıkılan
ve yakılan Avrupa, savaş sonrası “Marshal Planı”
desteğiyle, sanayi ve kalkınma alanında yeni döneme girdi.
Her tarafta yeni kurulan veya yeniden üretime geçen
fabrikalar, büyük bir işgücü ihtiyacını da beraberinde
getirdi. Bu vesileyle Avrupa ülkeleri arasında içgücü
anlaşmaları yapıldı. Özellikle fakir Güneydoğu Avrupa
Ülkeleri’den (Yunanistan,Yugoslavya, İtalya, Ispanya ve
Portekiz) Kuzeybatı Avrupa Ülkeleri’ne (Avusturya, Almanya,
Fransa, Belçika, Hollanda, Finlandiya, Danimarka, İsveç ve
İsviçre) hummalı bir işçi göçü başladı. Çok geçmeden
Türkiye’de bu kervana katıldı ve 30 Ekim 1961 tarihinde
Türkiye ile Almanya arasında remen “İşgücü Anlaşması”
imzalandı. Böylece, Anadolu’dan başta Almanya olmak üzere,
bir çok Avrupa ülkelerine büyük “işçi göçü” başlamış
oldu.
Altmışlı yılların başlarında, Anadulu’nun dört bir
köşesinden akın eden ve dalga dalga “Orta Avrupa,
Benelüks ve İskandinav Ülkeleri”ne yayılan Türk
işçileri, büyük bir göçün batıya hurucuna sebep oldu.
Parlak bir istikbal, iş, aş ve refah vaad eden Avrupa,
yoksul Türk işçileri için bulunmaz bir bir fırsat ve ganimet
olmuştur. Bu sebepledir ki, Anadolu’dan Avrupa’ya işçi
akını, işgücü, tam bir „hesap kitap yapılmadan, aklıselim
bir plan, proğram ortaya konmadan ve düşünüp taşınmadan”
gerçekleşmiştir. Tabiri cayizse Allah Kerim diyerek,
Avrupa’ya tam bir balıklamaya atlanılmıştır...
Büyük umutlar ile Avrupa’ya gelen Türk işçileri, Almanya
başta olmak üzere Avusturya, Fransa, İsviçre, Belçika,
Lüxemburg, Hollanda, Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya ve
Büyük Birtanya’ya yayılmışlardır. Güneydoğu Avrupa
Ülkleri’nden (Ispanya, Portekiz, İtalya, Yugoslavya
veYunanistan) gelen işçiler gibi, genellikle işçi yurtlarına
yerleştirilen Türk işçileri, bir kısmı usta ve bir kısmı da
vasıfsız işçi olarak demir çelik, maden ve otomobil sanayi
başta olmak üzere, hemen hemen bütün alanlarda işe
başlamışlardır.
Ruhr Havzası’ndan (Rheinland-Wesfalen) başlayan Aşağı
Saksonya ve Belçika’ya kadar uzanan onlarca “Taşkömürü
Maden Ocakları”nda, on binlerce Türk işçisi, derinliği
bin bin beşyüz metreye varan yeraltında, “taş ve kömür
tozu demeden”, canla başla çalışmaya koyulmuşlardır.
Yine aynı şekilde Ruhr Havzası “Thyssen ve Krupp Demir
Çelik Fabrikaları” ve “Fort” (Köln) “Opel”
(Bochum, Rüsselsheim) “Volkswagen” ( Kassel)
“Mercedes” (Stuttgart) ve “BMW” (Münih) Otomobil
Sanayi’nde Türk işçileri çalışmaya başlamışlardır.
Her geçen gün Anadolu’dan yeni gelen ile birlikte sayıları
artan artan Türk işçileri, iki yıl çalışıp tekrar Türkiye’ye
geri dönme planlarını da (her iki yılda bir) gelecek iki
yılın sonrasına ertelemeye başladılar. Böylece iki yıllar
dört yıllar, dört yıllar ise sekiz yıllar olmaya başladı.
Dönüş planları uzayınca, çare aile birleşiminde arandı.
Altmışlı yılların başından yetmişli yılların başına kadar
genellikle işçi yurtlarında geçen hayat, “aile birleşimi”
ile birlikte yeni bir döneme girdi ve Anadolu’dan Avrupa’ya
yeni bir göç dalgası başlamıştı...
Peyder peyi iççi yurtlarından ayrılan Türk işçileri, artık
toplum içerisinde, yerli halk ile berber, apartman
dairelerinde ikamet etmeye başladılar. Hedefte daha çok
“tasarruf ve geri dönüş planı” olduğu için Türk
aileleri, özellikle „eski ve ucuz” daireleri tercih
ediliyordu. Ev döşmesinde de çok zaman “ikinci el” ve
bazen de daha eski (dışarıya atılan) mobilyalar tercih
ediliyordu. Zaman zaman aşırı tasarruf, gelenek(siz) ve
görenek(sizlik) bir birine karışıyor, tasarruf anlayışı
cimriliğe dönüşüyordu. Avrupa’da ailesi ile birlikte
oturduğu eve yeni ve düzgün mobilyayı lüzumsuz ya da lüks
gören Türkler, Türkiye’de aşırı “pahalı ve lüks” ev
veya daire yaptırmaktan da geri durmuyorlardı. Ortada büyük
bir tezat ve çelişki vardı. Türk işçileri “ifrat ve
tefrit arasında” gidip geliyorlardı...
Altmışlı yıllarda işçi yurtlarında kalan, yetmişli yılları
aile birleşimi ile geçiren Türkler, seksenli yılların
başlarından itibaren Avrupa’da yavaş yavaş “yerleşik”
hayata geçiyorlardı. Artık “gurbet eller” aheste
aheste „yeni vatanlar” olmaya başlamıştı. Bununla
birlikte yerleşik hayat, aile birleşimi, çocukların
Avrupa’da büyümesi, bir çok mesuliyeti ve meseleyi de
bebarberinde getirmişti. Altmışlı yılların başında hiç bir
hazırlığı ve ön bilgisi olmadan Avrupa’ya akın eden Türk
işçileri, aile birleşimi ve çocukların Avrupa ülkelerinde
büyümeriyle birlikte ortaya çıkan bir çok meseleye de
hazırlıksız yakalanmışlardı. Düşünce ve anlayış aşağı yukarı
yine aynıydı: Saldım çayıra mevlam kayıra...
Avrupa’da kalıcılığı tam manasıyla netleşen Türkler,
kurdukları cemiyetler ve açtıkları camiler bünyelerinde,
inanç ve kültür değerlerini yaşamak, kimliklerini korumak
maksadıyla çeşitli faaliyetlere başladılar. Şunun şurasına
da açıklık getirmek lazım: Bu faaliyetlere başlamanın esas
başlangıcı ve sebebi; Türkiye’deki siyasi ve sosyal
gelişmelerdi. Türkiye’de oluşan sağdan sola çeşitli
yelpazeler, Avrupa’da yaşayan Türk işçilerini de yakından
etkiliyordu. Türkiye’de rüzgar eserse, Avrupa’da (Türkler
arasında) fırtına kopuyordu. Buna parelel olarak Avrupa’da
ortaya çıkan “ayrımcılık, dışlama ve ırkcılık”
Türkler’i deriden rahatsız etmeye başlamıştı. Aşırı uçlar ve
ırkcılar tarafından tecavüze uğrayan, yolları kesilen ve
evleri kundaklanan Türkler, kendilerini korumak, güç birliği
oluşturmak ve meselerini ilgililere daha iyi duyurmak
maksadıyla, Sivil Kitle Kurululuşları çalışmalarına çok önem
veriyorlardı. Zaten başka careleri de yoktu. Bununla
birlikte göz ve kulaklarını anavatandan ayırmıyorlardı. Her
vesileyle Anavatan Türkiye’den yardım talep ve destek talep
ediliyordu. Heyhat! Ankara (yetmişli, seksenli ve doksanlı
yıllarda) kendi derdine düşmüştü ve Berlin, Brüksel ve
Paris’de olup bitenlerle ilgilenecek ne zamanı ne de mecali
vardı. Anavatan; „yağmak söyle dursun, gürlemekten bile
aciz”di...
Doğu Bloku’nun çökmesi ve Berlin duvarının yıkılmasıyla
birlikte Avrupa’da yeni bir dönem başladı. Başlangıçta
“Ortak Pazar” niyetiyle kurulan ekonomik birliktelik,
artık “Avrupa Birliği” (AB) sürecine girmişti.
Birliğe üye olmayı milli hedef haline getiren Türkiye’ye
akıl almadık engeller ortaya koyan AB, “Doğu Avrupa
Ülkeleri”ni birliğe dahil etmek için her türlü imkanı
seferber etmekten geri durmuyordu. Türkiye’nin AB’yi
“Hristiyan Kulübü” benzetmesine ise kimse aldırış
etmiyordu...
Doğu ve Batı Avrupa’nın birleşmesi, AB’nin büyümesi ve
güçlenmesi, Avrupa’da ırçılığı ve ayrımcılığı azaltmadı ve
maalesef tam aksine tırmanışa geçirdi. Almanya’da (NPD),
Avusturya’da (FPÖ), Fransa’da (FN), Hollanda’da (PVV),
Danimarka’da (DF), Finlandiya’da (WF) ve Belçika’da (VB)
ırkçı parti ve gruplar, her geçen gün yükselişe geçmeye
başladılar.
Irkçı parti ve gruplar genelde bütün yabancıları hedef
almalarına rağmen, özellikle “Türk ve Müslüman Göçmenler”
adeta hedef tahtasına oturtulmuştu. Müslümanların cami ve
cemiyetlere saldırılar artıyordu. Türkler’in evlerine ve
işyerlerine alenen tehdit ve kundaklamalar dalga dalga
(Solingen, Mölln,...) yayılıyordu. Irkçılar o kadar ileri
gittiler ki, Dresden’de bir mahkemede ve hakimlerin gözleri
önünde, Müslüman bir hanımı (1 Temmuz 2009) hunharca
katlettiler. İşin daha vahim olanı ise, sağduyu sahibi bir
kısım partiler(!?), kurum ve kuruluşlar, ırkçı hareketlere
karşı sağlam duruş sergilemek şöyle dursun, adeta “sel
önünden kütük kapmak telaşı”içerisine düştüler.
Denilebilir ki; Avrupa’da bir kısım parti, kurum ve kuruluş,
insan hakları, demokrasi, din ve vicdan hürriyeti, saygı
(kabul) ve hoşgörü konusunda sınıfta kalmıştır.
Yılların yılları kovalamasıyla birlikte, Türkler’in
Avrupa’da yalnız nüfusları değil, meseleleri de arttı.
Avrupa Türkleri 2000’li yıllara gelindiğinde; “aile,
eğitim, gençlik, kimlik ve dil” konuları başta olamak
üzere bir çok büyük mesele ile karşı karşıya geldiler. Öte
yandan “ırkcılık, ayrımcılık, sosyal meseleler,
vatandaşlık, çifta vatandaşlık, seçme ve seçilme hakkı”
tam bir baş ağrısı haline geldi. Bir çok alanda kaşılaşılan
çifte standart uygulama, Türkleri iyice rahatsız ermeye
başladı. Muallak olan “uyum” ise tam bir ”temcit
plavı” oldu...
Avrupa’ya göçün yarım asrı geride bıraktığı şu günlerde;
dönüp “arkaya bakmak” lazımdır! Bu mihval üzere
yeniden bir “durum değerlendirmesi yapmak” şarttır!
Öte yandan bir de “özeleştiri” yapmak lazımdır:
Avrupa Türkleri, tabiri caizse “aynanın karşısına geçmek”
ve kendini baştan aşağı bir süzmek zorundadır! İçine
düşünülen durumu “muhakeme etmek”, dış ve iç
sebepleri ve özellikle de “kendi ihmalini tesbit etmek”
mecburiyetindedir! Neden ve niçin sorularına cevap aramak
zorundadır! Heba edilen zaman ve enerjinin hesabını
çıkartmak zorundadır! Her şeyden önce gelinen noktayı doğru
tesbit etmek ve iyi bir “analiz” etmek
mecburiyetindedir! Hülasa, nereden gelindi, nerede duruluyor
ve nereye gidilecektir; buna cevap bulmak lazımdır...
Bugün Avrupa Türkleri, yaşadıkları bir çok Avrupa ülkesinde
çoğunluk (nüfus) bakımından ya ikinci ya da üçüncü sırada
bulunmaktadır. Mesela, Almanya’da sayı olarak Almanlar’dan
sonra Türkler ikinci sıradadır . Acaba, yaptırım gücü, etki
alanı, “nüfus alanı” aynı orantıda mı? Yoksa nerede?
Avrupa Türkleri yaşadıkları ülkelerde;“ilimde, irfanda,
eğitimde, edepte, ahlakta, kültürde, sanatta, siyasette,
edebiyatta ve iktisatta,...” kaçıncı sıradadır? Tesiri,
etkisi, yetkisi ve gücü nedir? Bütün bunlar tesbit edilmeli
ve durum değerlendirmesi yapılmalıdır...
21.Asrın ilk çeyreği yaşanılan şu günlerde, çözüm bekleyen
“aile, eğitim, gençlik, kimlik, sosyal ve siyasi,...”
meseleler konusunda, “yeterli eleman, uzman ve altyapı”
var mı?
Avrupa Türkleri, bugüne kadar kendi içerisinden kaç tane
“doktor, pisikolog, pedagog, sosyolog, mimar, mühendis,
yazar, düşünür, siyaset ve ilim adamı, ticaret ve işadamı”
yetiştirdi? Mevcut eleman ve uzman kadro meselelerin
çözümüne yetiyor mu? Bunları masaya yatırmak, göz önüne
getirmek gerekir. Aklıselim düşünmek, hesabı ve kitabı iyi
yapmak lazımdır. Lafla penir gemisi yürütmek olmaz...
Bir mesele de kendini tarif ve ifade meselesidir. Avrupa’da
yaşayan ve bugün sayıları milyonlara varan Türkler, artık
kendini “Avrupa Türkleri” olarak ifade etmeye
başladı. Lakin Avrupa’da hala ona “yabancı” gözüyle
bakılmaktadır. Türkiye ise halk “Almancı”, devlet
“gurbetçi” demeye devam etmektedir. Maalesef Avrupa
Türkleri, ne Avrupa’ya ve ne de Anavatan Türkiye’ye bugüne
kadar ne meramını ne de adını anlatamadı. Avrupa Türkleri
kimliğini kabul ettiremedi. Bir muamma sürüp gitmekte...
Bugün; “erimemek, asimile olmamak, gerçek bir uyum
içerisinde yaşamak, medeniyetler geliştirmek, kültürler
zenginleştirmek ve bunların ötesinde kabul görmek” için
Avrupa Türkleri’nin “yakın, orta ve uzun menzilli bir
plan ve proğram” yapması lazımdır! Buna acilen ihtiyaç
vardır!
Avrupa Türkleri, baştan aşağı “yeni bir nizam ve düzen”
ortaya koymak mecburiyetindedir! Hem mevcut meselelerin
halli ve hem de önünü görmek; elli yıl, yüz yıl sonra nerede
olacağını bilmek bakımından “isabetli bir plan ve
proğram” yapılması lazımdır!
Plansız, proğramsız, hedefsiz ve istikametsiz oturmanın ve
durmanın hiç bir meseleyi çözmediği bellidir.
Plansız ve proğramsız geçen elli yılın maliyeti ortadadır;
fazla söze gerek var mı?
Sözün özü, işin hülazası şudur:
Avrupa Türkleri; kendi meselerini çözmek, “asimile
olmadan uyum içerisinde yaşamak” ve Anavatan Türkiye ile
ilişkileri sağlam zemine oturtmak bakımından “yeni bir
görüş ve yeni bir duruş” ortaya koymalıdır!
Avrupa Türkleri; geçmiş yarım asırdan ders alarak ve gelecek
nice asırlara yönelik; “ilim, irfan, eğitim, edebiyat,
kültür, sanat, siyaset ve iktasat” gibi alanlarda,
„Ana Plan” (Mega Planı / Master Planı) yapmalıdır!
Avrupa Türkleri; kıyama kalkmalı, dik durmalı, yeni ufuklara
ve aydınlık yarınlara doğru emin adımlarla yürüşe
geçmelidir!
Unutulmasın ki göçler, yeni medeniyetlerin doğuşuna da,
toplumların yok oluşuna da sebep olmuştur...
Dinslaken, 16 Nisan 2011
Yakup Tufan
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
GÖÇ
VE AVRUPA TÜRKLERİ
ALMAN
EĞİTİM SİSTEMİ VE TÜRK ÇOCUKLARININ MESELELERİ
ALMANYA’DA
İSLAM GERÇEĞİ VE GÖRMEYEN GÖZLER
AVRUPA’DA
AİLE YAPIMIZDAKİ DİNAMİKLER VE DİNAMİTLER
KENDİNİ
ARAYAN TÜRKİYE
MANEVİ
DÜNYAMIZDA ARALIK, AŞURE VE MUHARREM’İN YERİ
BANGLADEŞ’DEN
SELAM VAR
PAKİSTAN’DAN SELAM VAR
AVRUPA’DA
RAMAZAN BAYRAMI
SALDIRGAN
İSRAİL VE “MAVİ MARMARA” BASKINI
NRW
SEÇİMLERİ VE TÜRKLER’İN ÖNEMİ
ALMANYA
İSLAM KONFERANSI VE MÜSLÜMAN CEMAATLERİN DURUMU
GÖÇMENLER
VE UYUM MECLİSLER
PARELEL
TOPLUM VE DİN GERÇEĞİ
ALMANYA’DA
FEDERAL SEÇİMLER VE MÜSLÜMANLAR
NRW
MAHALLİ SEÇİMLERİ VE MÜSLÜMANLAR
ALMANYA
İSLAM KONFERANSI VE MÜSLÜMANLARIN MESELELERİ
AVRUPA
BİRLİĞİ VE AVRUPA TÜRKLERİ
WİNNENDEN
KATLİAMI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
BANGALDEŞ’DE
MUSON YERİNE GÜL YAĞMURU
HACCA YOLCULUK HAKKA YOLCULUK
Fransa’nın
İmajı
Uyum
nedir?
SAYFA
BASI
|