|
BRÜKSEL
MEKTUBU
Yakup
YURT
|
|
|
yakup.yurt@skynet.be
|
AVRUPA,
AVRUPA, DUY SESİMİZİ…
Her
yıl olduğu gibi, bu yaz da, Türkiye'deydim. Sanki ben bülbülmüşüm de,
Belçika altın kafesmiş misali öttüğümde
vatanım derim, başka bir şey demem her nedense!
Köyüm Umurbey'deydim
bir buçuk ay süreyle. Anamın dizinin dibinde çay içerken,
Gemlik körfezinde güneşin batışını
izlemeye doyum olmaz. Marmara'dan
meltem eser, kırlangıçlar süzülürken bulut bulut
saçak altlarındaki yuvalarına doğru… İncirler
ballanırken dallarda, üzümler sallanır salkım
salkım bağlarda. Bir sonraki zeytin rekoltesinden
umutlu olan hasbıhal ettiğim köylülerim
mutluydular. Zira Umurbey'de zeytinler kasım ayında
toplanmaya başlanır ve bütün büyük alışverişler
"kasıma
veresidir". Zeytin verimi iyi olursa yüzler güler,
olmazsa suratlar asılır. Tebessüm bile arz-talep
kanununa tabidir sanki…
İyi
güzel de, zaman geçmek bilmedi bir türlü. Muhatap
bulamamaktan dolayı. Herkes işinde gücündeydi;
bana ayıracak
zamanları olamazdı doğal olarak. Onlar çalışıyor,
sen tatildesin. Yanlış zamanda, yanlış
yerdesin. Seninle mi uğraşacaklar! Kocaman adamsın,
tuzun kuru, paran cebinde, keyfin gıcır. Deniz, göl,
kaplıca yakın, ulaşım kolay. Bursa, Gemlik, Orhangazi, Yalova, İstanbul, İznik, Mudanya,
Tirilye, Armutlu, Bandırma, Erdek, vs…günübirlik
gezilebilecek mesafedeki güzellikler.
Ama ben
gezmedim : Hiçbir yere gitmedim. Köyümden dışarı çıkmadım.
Yalan söyledim
farkında olmadan, özür dilerim. İki kez Gemlik
Migros'a kitap almaya gittim. Ne bulabildiysem aldım.
Tatilim okumakla geçti. Belçika'ya bir bavul okunmuş
kitapla döndüm. Şimdi okuma sırası hanımda.
Turgut Özakman'ın yazdığı Bilgi yayınevinde
çıkan "Şu
Çılgın Türkler" başlıklı
belgesel romanının 28.basımını okudum.
748 sayfa, ama son 60 sayfası notlar ve kaynakçaya ayrılmış
kalın bir kitap. Üç günde okudum. Duygularım
kabardı, gözyaşlarım taştı. Ayrıca
yazarın kendisini birkaç televizyon söyleşisinde
izleme imkanım oldu. Tanışmış gibi
oldum, o güzel kültür ve yazın insanıyla.
"…Özakman'ın kitabı, tarihsel bir gerçeğin güzelim bir Türkçeyle
roman diline dönüştürülmesidir." diyor İlhan
Selçuk. "Hiç
688 sayfa boyunca gözlerinizin sürekli dolduğu oldu mu?
Hiç, bir kitap boyu acıyı, kederi, gururu ve zaferi
akıl almaz med-cezirler arasında adeta yaşadığınız
oldu mu?.. Hiç, hıçkırıklarınızdan
övünç duyduğunuz oldu mu?.. Benim oldu. Elleri öpülesi
Turgut Özakman'ın Şu Çılgın Türkler
kitabını okurken." değerlendirmesinde
bulunuyor Ümit Zileli.
Önce
Çılgın sözcüğünün anlamına bir bakalım
: 1. Aşırı davranışlarda bulunan,
deli, mecnun. 2. Çok büyük, aşırı, olağanüstü
(TDK, Türkçe Sözlük, 1.Cilt A-J, s475). Bunu İngilizler
söylüyor atalarımıza. Peki bu sıfata müstehak
olmak için ne yapmış atalarımız?
Osmanlı İmparatorluğundan
o dönemde "hasta adam" olarak bahsedilmektedir.
Osmanlı Devleti'ne ve Türklere karşı, ortaçağın
haçlı anlayışıyla yeni çağın
ürünü emperyalizmi kaynaştıran acımasız
bir politika uygulanacaktır. İstanbul işgal altındaır.
Asker, sivil birçok yönetici Malta'ya sürülür. Türlü
ayrılıkçı dernekler kurulmuştur. Bazı
ümitsiz aydınlar ise mandacılıktan başka
çıkar yol görmemektedir. İhanet kol gezmektedir.
Çöküş ve çözülüş dönemi bütün şiddetiyle
devam etmektedir. 1918 yazında 36. padişah olarak
tahta çıkan Vahidettin devletin ve tahtının
geleceğini dönemin süper devleti İngiltere'nin lütfuna
bağlamıştır. Aklına onurlu, başı
dik, bağımsız bir Türkiye gelmez. Tek güvendiği
kişi ablasının kocası sadrazam Damad
Ferit'tir. Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919'da
Samsun'a çıkar. Orta Anadolu'nun küçük bir bölgesine
sıkıştırılan halkı işgale
tepki göstermeye çağırır. Halk yoksul ve perişandır.
İçine kapanmıştır. Bütün olumsuzluk ve
yetersizliklere rağmen, Türkler bir "çılgınlık"
yaparlar ve Misak-ı Milli'yi kabul ve ilan ederler.
"Bölünmez, bağımsız, hür ve çağdaş
bir Türkiye" kararı verilir. Akan onca kan ve gözyaşına
rağmen, engeller sabırla tek tek aşılır,
mucize gerçekleşir ve mutlu sona ulaşılır.
Emperyalizme
karşı verilmiş ve kazanılmış ilk
kurtuluş savaşıdır bu. Yer Bursa Şark
Tiyatrosu. Gün Türkiye'nin barış görüşmeleri
için Lozan'a davet edildiği gündür. Kürsüde M.Kemal
Paşa salonu dolduran öğretmenlere hitap etmektedir.
"Dünyanın hiçbir
kadını ben vatanımı kurtarmak için Türk
kadınından daha fazla çalıştım
diyemez" diyerek onlara olan minnet borcunu ödemektedir.
"Ordularımızın kazandığı zafer, sadece eğitim
ordusunun zaferi için zemin hazırlamıştır.
Gerçek zaferi, cahilliği yenerek siz kazanacak, siz
koruyacaksınız. Çocuklarımızı ve
geleceğimizi ellerinize teslim ediyoruz. Çünkü aklınıza
ve vicdanınıza güveniyoruz! sözleriyle konuşmasını
tamamlarken Nesrin'den Faruk'a "Seni
zafer ve barış kadar seviyorum" yazılı
bir kartpostal ulaşıyordu. Ve kurulan yeni
cumhuriyetin vazgeçilmez şiarı "Yurtta
barış, dünyada barış" olacaktı.
Barış çağdaş uygarlık düzeyini
yakalamak için olmazsa olmazdı.
Çağdaş
uygarlığı ise ne yazık (veya ne tuhaf) ki
güçlü silahlara sahip Batı ülkeleri temsil ediyorlardı.
II.Dünya Savaşı sonrasında "komünist tehdit" bahanesi ile T.C. Batı dünyasının
kurduğu doğasına aykırı çeşitli
ittifaklara yamandı. Bunun doğal sonucu olarak
kendisini sevmeyen, kendisinden çekinen, İstiklal Savaşı'nda
yendiği Avrupa ülkeleriyle müttefik olurken, komşularıyla
ve dindaşlarıyla düşmane ilişkiler dönemine
girdi. Son 40 yıllık süreçte ise Türkiye
Avrupa'ya "ne
olursun beni içine al" diye sürekli yalvaran ve
bunun için anlamsız ve mantıksız tavizler
veren bir ülke konumuna girdi. Halbuki hem Türkiye, hem de
Avrupa Birliği ülkeleri doku uyuşmazlığının
pekala farkındalar. Bunun medeniyetler çatışması
ile bir ilgisi de yok kesinlikle. İslam dinine mensup 11
milyonu aşkın insan, Avrupa'nın içinde 40 yıldan
bu yana Hıristiyan dünyanın demografik (nüfusbilimsel)
sorunlarının çözümüne katkıda bulunuyorlar.
Avrupa'nın işgücü ve beyin göçüne gereksinmesi
gelecekte de devam edecek. Belki biraz daha seçici olarak.
2005'te, günümüz Avrupa'sı kendisiyle hesaplaşmasını
tamamlayabilmiş değil. İç çelişkilerini
aşamıyor. Hormonlu büyümenin zararları karşısında
şaşırmış durumda. Dünyaya demokrasi
ve insan hakları dersi veriyor, ama kendi içinde aşırı
sağ, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının
yükselmesine engel olamıyor. Kendi ayıplarından
utanmıyor, ama mazlum ülkelerde ONG tabir edilen sivil
toplum kuruluşları aracılığı ile
"demokrasi ve insan hakları yokluğu veya azlığını"
bahane ederek bu ülkelerin "aydınlarında"
gereksiz kompleksler yaratarak, onları kendisine hayran bırakıyor
ve ülkelerinden soğutuyor. Böylece hem kendi vicdanını
rahatlatıyor, hem de kurtarıcılık payesine
eriyor.
Berlin'deki
o meşhur duvarın yıkılmasıyla çılgın
bir dönem başladı. Tek kutuplu yeni dünya düzeninde
"çılgın" bir globalleşme rüzgarı
esiyor. Zengin, fakir herkesi kasıp kavuruyor her yerde.
Kimse engel olamıyor. İnsani değerler bir bir
yok oluyor. Bu furyaya, bu modaya direnenler tu kaka ediliyor.
Çeşitli aşağılayıcı sıfatlar
kullanılarak. Herşey sermayenin emrine veriliyor. Dünya
dönmeye devam ediyor. Bireysel mutlulukların çok güzel,
ama bencilliğin ne denli kötü bir şey olduğunu
yavaş yavaş anlıyor insancıklar. Tüketim
toplumunun ne denli acımasız bir hayal taciri olduğu
gerçeği ortaya çıkıyor her geçen gün.
Dünyanın her yerinde egemen mutlu azınlıklar,
işsiz, güçsüz ve mutsuz çoğunlukları nasıl
etkisizleştirileceğinin arayışı içindeler.
Türkiye işte böyle bir dönem ve ortamda AB'nin kapısında
daha önceki adaylara uygulanmış olan modelin aynısı
onurlu bir müzakerelere başlama tarihi bekliyor. Dönem
başkanı İngiltere "savaş suçlusu"
Hırvatistan'ı himaye eden Avusturya'yı bu akşam
yapılacak toplantıda ikna edebilirse, yarın,
yani 3 Ekim 2005 Pazartesi günü müzakereler resmen başlayacak.
Ve ilk bomba nerede patlayacak biliyor musunuz? İstanbul
Menkul Kıymetler Borsasında büyük bir çılgınlık
yaşanacak. AB'ci medya mutluluk çığlıkları
atacak. Her şey sermayenin emrinde dedik ya
Duygular
mı ağır basacak, stratejik çıkarlar mı?
Bakalım
nikah garantisi vermeyen AB nişanlanmaya razı
edebilecek mi Türkiye'yi? Flört ne kadar sürecek ve sonuçta
ayrılık mı olacak, izdivaç mı? Yaşanan
süreç sonu belirsiz çılgın bir aşk hikayesi
mi? Yerini nefret ve intikam duygularına bırakan bir
ayrılık mı yaşanacak, yoksa mantık
evliliğine mi gidilecek günün birinde? Qui vivra, verra! Yani yaşayıp, göreceğiz.
Brüksel,
2 Ekim 2005
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Avrupa,
Avrupa, Duy Sesimizi...
La
Brabançonne ve İstiklâl Marşı
Darbelerle
Dolu 55 Yıl
Tükenen
Ömürler
Gurbetten
Gelmişim...
Lahey'de
Kısa Bir Günden İzlenimler
1950’den
Mektup Var…
Nereden
geldik, nereye gidiyoruz?
Tutarlılığa
Davet
Köprünün
altından daha çok sular akacak
SAYFA
BASI
|