|
BRÜKSEL
MEKTUBU
Yakup
YURT
|
|
|
yakup.yurt@skynet.be
|
DARBELERLE DOLU 58 YIL
Doğum
yılım 1950. Yani DP ile çoğulcu parlâmenter
"demokrasi"ye geçtiğimiz yıl. 14 Mayıs 1950'de ilk sivil
cumhurbaşkanı Celal Bayar ve başbakanı Adnan
Menderes ile 27 Mayıs 1960 askeri darbesine kadar süren
on yıllık dönem. O tarihte ben Gemlik Atatürk İlkokulu
dördüncü sınıfında okuyorum. Sınıfımız birinci katta ve ben
derste camdan sokağa bakıyorum. Olağan olmayan bir durum
olduğunu çocuk zekâmla hissetmiş olmalıydım; zira karşı
kaldırımda miğferli iki askeri inzibat sert adımlarla
yürümekteydi. Hocam Faik beye "hocam, hocam, dışarda
askerler yürüyor" diye bağırdım. Koştu, baktı ve müthiş
keyiflendi. Meğerse hocam bekliyormuş darbeyi. Hocamın
CHP'li olduğunu büyüyünce öğrendim. O zamanlar memurlar,
aydınlar ve askerler CHP'liydiler genelde. Sonra meşhur
Yassıada duruşmaları başladı. Duruşmaları radyodan
naklen dinlerdik pür dikkât, zira Celal Bayar Umurbey'li,
yani bizim köylüydü. Sonucu merak ediyorduk hep birlikte.
Merhum Şevket Rado'nun haftalık Hayat mecmuası
çıkardı o zamanlar; hepsini biriktirdim. Başbakan Adnan
Menderes, Dışişleri Bakanı F.Rüştü Zorlu ve
Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildiler. 1883
doğumlu olan Celal Bayar'ın idam cezası ise ileri
yaşına hürmeten müebbet hapise dönüştürüldü. Bu birinci
darbeydi. "Atatürkçülük" adına irticaya kayan sağa karşı
yapıldığı söylenir. Ama ben çocuktum ve ne olduğuna aklım
ermiyordu...
Ortaokulu da
Gemlik'te okudum. Rumlardan kalma ahşap ve kocaman bahçeli
bir binaydı okulumuz. Gemlik'te lise olmadığından Bursa
Erkek Lisesi yatılı bölümüne kaydoldum mecburen. Heykeli
okulun bahçesini süsleyen, "Çalıkuşu" romanının
yazarı, büyük edebiyat üstadı Reşat Nuri Güntekin
gibi. 1961 Anayasası, 1962 Ankara Antlaşması derken
Türkiye'den Avrupa'ya işgücü göçü başladı 1963 yılından
itibaren. Mustafa amcam 1963 yılında, akabinde de
ağabeyi olan babam 1966 yılında Belçika'ya göçtüler işçi
olarak. Biri kömür madeni, diğeri fabrika işçisi. Belçika
Devleti aile birleşimi siyasetini güttüğünden, babamızın
peşinden biz de Belçika'ya geldik ister istemez, 1967
yılında. Türkiye'de Demirel dönemi başlamıştı. "Küçük
Amerika" hayalinden "Böyyük Türkiye"
sloganına geçilmişti. Bu hayal ve sloganlar birçok insanın
gençliğini çaldı, canını aldı... Yönetenlerin "bana
Allah'tan başka kimse hesap soramaz" dediği ve "netekim"
de soramadığı ülkede demokrasi bekleniyor hâlâ. Olur
görürsen selâm söyle; en son Kopenhag'da bira içerken
görmüşler! Bizimkiler işgücü (insan) ihracatı yaparken, AB
"demokrasi" ihraç ediyor! Derken geldi çattı 12 Mart
1971 Muhtırası, yani ikinci darbe. Bu kez "Atatürkçülük"
adına sola karşı. Akabinde haksız yere asılan masum gençler.
Ve bütün bunların sonucu Türkiye'de kök salan ve gitgide
acımasızlaşan istikrarsızlık. Çatışmanın her türlüsü :
"milliyetçi-komünist", "sağcı-solcu", "dinci-laik",
"alevi-sünni", "türbanlı-başı açık", "Türk-Kürt",
"AB'ci-Ulusalcı"... Kamplaşma, tırmanma, etki-tepki, kin,
nefret, intikam, çatışma, kapanmayan yaralar, gözyaşları,
kopma, uzaklaşma ve global yozlaşma!
Darbe öncesi
durumlar hep birbirine benzer : Darbe yapacak olanlar veya
yaptırmaya teşvik edenler önce zemin hazırlarlar. Minareye
kılıf hazırlanır. Piyonlar yerleştirilir ve satranç oynar
gibi aşama aşama hedefe doğru ilerlenir. İşsizlik, fakirlik
ve cahilliğin bol olduğu bir ortamda piyon bulmak kolaydır.
Bu değişmez evrensel bir kuraldır. Gaza gelenler hep aynı
kişilerdir... Birileri de her zaman bir yüceliğin tekeline
sahiptir. En çok onlar bilir, inanır, sever... Melekler hep
bir tarafta, şeytanlar karşı taraftadır. Ya ölürlerse, ya
öldürürlerse "cennetlerini" hak edeceklerine inanırlar.
Yaşamayı ve yaşatmayı düşünmezler her nedense! Canlı
bombalar patlar, masum canlara kıyarlar. 1970'li yıllarda
gazetelerde ki ana sayfaların değişmez içeriği o gün
patlayan bombalar, faili meçhul cinayetler, akan kardeş
kanları ile doluydu. Bu olaylar o kadar normalleşmişti ki
insanlar buna şaşırmıyor, o günkü ölü sayısı 25-30'un
altındaysa bir nebze olsun umutlanıyorlardı.
Lise ve üniversite tahsilimi tamamladıktan sonra, 1979 Şubat
ayında Türkiye'ye "kesin" dönüş yaptım. On iki yıl uzak
kaldığım ülkemi özlemiştim. Yedek subay olarak vatani
görevimi yapacak, kısmet çıkarsa evlenecek ve idealist bir
"aydın" olarak ülkemin gelişmesine katkıda bulunacaktım. Ben
bu duygularla yola çıkarken, gözü yaşlı boynu bükük
Belçikalı sevgilim hüzünlü bakışlarla trenimin
arkasından el sallıyordu. Niyetlerimin hiçbiri
gerçekleşmedi. Kaldığım sekiz ay boyunca hayatımın en kötü
dönemini yaşadım. Türkiye'de özgürlük adına özgürlüğün
katledildiğine tanık oldum. Ve benim için özgürlüğün hava
gibi, ekmek gibi, su gibi, ne denli elzem olduğunu anladım.
Ve bir uçak misali, Belçika'ya acil iniş yaptım.
"Atatürkçülük"
adına, hem sağa hem sola karşı üçüncü darbe, yani 12
Eylül 1980 darbesi olduğunda ben Brüksel'deydim. Bir
yandan Flamanlara ait OCGB'de (Brüksel Yabancıları
Karşılama Servisi) CST (cadre spécial temporaire)
tabir edilen geçici özel kadro memurluk yapıyor, diğer
yandan da TKED-ACET (Türk Kültür ve Eğitim
Derneği/Association Culturelle et Educative de Turquie asbl)
derneğinin başkanlığını yürütmeye çalışıyordum. Derneğimiz
Atatürkçülük temelinde birleşenlerden oluşan çoğulcu bir
yapıya sahipti. Muammer Derinöz, Ülkü İyidoğan,
Mahir Pala, merhume Meryem Pala, Ali İnce
gibi "Maocu" diye nitelendirilen arkadaşlar
çoğunluktaydılar. Ama anti-komünist olduğunu haykıran ben
başkandım. TKP veya TİP yanlısı diğer Türk
arkadaşların BTİB adında ayrı bir derneği vardı. Bu
arkadaşlar "Moskova" yanlısı olarak biliniyor ve biz onların
ideolojik "düşmanı" sayılıyorduk. Hıristiyan Sendikalar
Kondeferasyonu (CSC) Türk Masası müdürü sendikacı
Muharrem Karaman'ın yönettiği Türk-Danış ta
çoğunlukla onlarla birlikte hareket ediyordu. Diğer yandan
da RTBF Liège Radyo-TV'sinde "komünist" lakaplı
Nazım Alfatlı'nın haftalık programları vardı. OCGB'de
işe başlamamda "Maocuların" desteği olduğundan, işe
başladığımın ertesi günü Flaman amirim beni makamına çağırdı
ve aynen şunları söyledi : "Dört kişiden seninle ilgili
olarak telefon geldi, seni faşist ve/veya ajan olmakla
suçluyorlar". Gülümsedim. "Maocuların" da "Moskovacılara"
"kızıl faşistler" dediğini söyledim. Konu kapandı ve bir
daha da açılmadı. Hafta sonları halen BADD Başkanı olan
Mahir PALA ve rahmetli eşi Meryem Pala ile birlikte
Bolu'lu İbrahim Ustanın Evere'deki Bosphore
(Boğaziçi) isimli lokantasında çalışırdık. Bulaşıkçılık
dahil her işi yapardık. Müşteriler genelde NATO'da
çalışan Türklerdi.
Çelişkiler çok
keskindi. Atatürkçü ben "Moskovacılar" ile "Maocular"
arasındaki ideolojik kavganın kıskacında kalmıştım. MHP
Genel Başkanı Merhum Alparslan Türkeş ve İşçi Partisi
Genel Başkanı Doğu Perinçek Mamak Askeri Cezaevi'nde
aynı koğuşta kalıyorlardı. Avrupalı gözlemciler Türkiye'de
siyasi duruşmalara katılarak cunta üzerinde psikolojik etki
yaratmaya çalışıyorlardı. Ben Perinçek'in savunmasına destek
amacıyla aralıksız Türkçe-Fransızca çeviri yapıyordum.
Gönderilecek gözlemciyi bilgilendirmeyi amaçlıyorduk. Biz
dernek olarak Hür Brüksel Üniversitesi (ULB)
Profesörü Pierre Mertens'i gözlemci olarak gönderdik.
Kendisi aydın ve demokrat bir insandı. Dönüşünde
Uluslararası Basın Merkezi'nde (IPC) bir basın
konferansı düzenledi. İlgi büyüktü. İdeolojik Türk ve
Belçikalı karşıtlarımız tam kadro ordaydı. Gözlemci Pierre
Mertens özetle şöyle dedi : "Ben her türlü askeri darbeye
karşıyım. Türkiye'deki 12 Eylül darbesine de karşıyım. Ancak
darbeyi yapan cunta beş orgeneralden oluşuyor. Bunlardan
üçünün liberal, ikisinin faşist olduğu sanılıyor ve şu an
mevcut iç dengeye göre liberaller duruma egemen. Fazla
üzerlerine gidilirse bu denge faşistler lehine değişebilir.
O yüzden temkinli davranmakta yarar var!" Sen misin öyle
diyen ! Anlı ve şanlı devrimcilerimiz galeyana geldiler.
Konuştuğum bir İtalyan ve İspanyol komünist parti temsilcisi
bir ülkede günde ortalama 25-30 terör kurbanı olmasının
birşey ifade etmediğini, bunun kaçınılmaz tarihsel bir süreç
olduğunu, diğer Avrupa ülkelerinde de olduğu gibi bir iç
savaş yaşanmadan Türkiye'ye demokrasi gelemeyeceğini
anlatıyordu. Hayret ettim, şaşakaldım! Dünden bu güne neler
değişti? "Moskovacıların" büyük bir çoğunluğu liberalleşti
ve köşe dönmeci oldu. Sosyalizm ise tarihsel sürecin bir
parçasıydı : Yaşandı ve bitti... Şimdiki moda globalleşme,
küreselleşme, "insan hakları", "demokrasi". Onlara göre
ulus-devlet, ulusçuluk, Atatürkçülük, yurtseverlik eşittir
marjinallik, dinozorluk, jakobenlik, şoven milliyetçilik.
Türkiye'yi kasıp
kavuran siyasal şiddet olayları 12 Eylül askeri
müdahalesiyle birlikte bir gün içerisinde hissedilebilir bir
biçimde azaldı ve kısa bir süre büyük ölçüde durdu.
Özellikle yasadışı sol örgütler hızla çökertilerek etkisiz
hale getirildi. 1982 Anayasasının yürürlüğe konmasıyla
birlikte hukuksal altyapı hazır sayılırdı ve uygulama için
uygun bir adam gerekiyordu. Merhum Turgut Özal'ın
pragmatik kişiliği bu görev için son derece uygundu. ANAP
dönemi başladı. Maneviyatçılık edebiyatı yapılarak insanlar
para ve maddeye tapar hale gitirildiler. Her şey para
mukabili alınır-satılır oldu. İşçi, köylü, memur veya emekli
geliriyle para elde edilemeyeceğine göre, paranın bulunduğu
yerlere (bankalar ve hazine) yakın durmak gerekiyordu.
Nitekim siyaset dünyası-bürokrasi işbirliği sayesinde
bankalar hortumlandı ve hazine kamu ihaleleri sistemiyle
boşaltıldı. Sonuç ortada. Peki şimdi ne olacak? Herşey
satılacak ve Türkiye yabancı sermaye cenneti olacak(mış)!
Ölme eşşeğim ölme; ölme ki semer vurup biraz daha bineyim
sırtına...
Wikipedia
ansiklopedisine göre, bu darbe sonucunda oluşan trajik tablo
şöyle: "650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon
683 bin kişi fişlendi, açılan 210 bin davada 230 bin kişi
yargılandı,7 bin kişi için idam cezası istendi,517 kişiye
idam cezası verildi, haklarında idam cezası verilenlerden
50'si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu,
1'i Asala militanı), idamları istenen 259 kişinin dosyası
Meclis'e gönderildi, 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163.
maddelerinden yargılandı, 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak
suçundan yargılandı, 388 bin kişiye pasaport verilmedi, 30
bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı, 14 bin kişi
yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak
yurtdışına gitti, 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü, 171
kişinin işkenceden öldüğü belgelendi, 937 film sakıncalı
bulunduğu için yasaklandı, 23 bin 677 derneğin faaliyeti
durduruldu, 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120
öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi, 400 gazeteci
için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi, gazetecilere 3
bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi, 31 gazeteci cezaevine
girdi, 300 gazeteci saldırıya uğradı, 3 gazeteci silahla
öldürüldü, gazeteler 300 gün yayın yapamadı, 13 büyük gazete
için 303 dava açıldı, 39 ton gazete ve dergi imha edildi,
cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi, 144 kişi
kuşkulu bir şekilde öldü, 14 kişi açlık grevinde öldü, 16
kişi kaçarken vuruldu, 95 kişi çatışmada öldü, 73 kişiye
doğal ölüm raporu verildi, 43 kişinin intihar ettiği
bildirildi."
Bu kadar acının
ayrık otu gibi kök saldığı Türkiye coğrafyasında kardeşlik
ve demokrasi nasıl yeşerecek? Gerçekten çok merak ediyorum.
Yakup YURT
Brüksel, 27 Mayıs 2008
Not : Belçika'ya ilk geliş tarihim 24 Ekim 1967. Bugün ise
27 Mayıs 2008. 40 yılı aşkın bir zamandır doğduğum ve
büyüdüğüm ülkenin dışında yaşıyorum. Bu yazı benim 40 yıllık
geçmişe bakışımın özeti. Ne acıklı bir manzara değil mi?
Peki sizce dediklerim yalan mı?
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
DARBELERLE
DOLU 58 YIL
GEMİDE
KAPTAN VE PUSULA VAR MI ?
1968-
2008 : 40 YILDA NEREDEN NEREYE ?
24
NİSAN 1982 YANGINI VE “CEBELER”
“SİAMO
MOLTO ADDOLORATİ”
En
büyük terör ırkçılıktır
Doğum
günümde yaşamımdan kesitler
Güvenoyu
mu, mayınlı tarla mı
Tarihte
bugün...
Kaptan
Pilot Yves'in Ulusa Seslenişi
Irkçılık
umutsuzluktan besleniyor...
İnanc
düşmanı özgürlük havarisi
Seyir
devleti ve Sarkozy
Rehberlik
nedir, ne değildir
Yoğurt
tuttu mu, tutmadı mı, yakında görülecek…
Danke
Şön Dazlak
Brüksel’de
durum ne?
Medya
diktatörlüğü, gönül körlüğü
Sisli
havada siyaset
Kurban
Bayramı Arifesinde Bazı Görüşler!
07
Aralık dört iyi insanımızın öldüğü kötü bir gün…
Belçikalılaştıramadıklarımızdanmısınız?
İstanbul’a
gay belediye baskanı mı? Vay anasını…
Ah
Belçika, vah Belçika
Bayram
geldi neyime!
Bugün
19 Mayıs Gençlik Ve Spor Bayramı (mı)?
SARKOZY
VE SEÇİMLERE BİR AY KALA
BELÇİKA'DAKİ DURUMUMUZ...
Gerçek
tek, yorumlar farklı...
Kem
küm, lam lum!
MERİNOS
KOYUNU MU, GLOBAL SERMAYENİN OYUNU MU?
BRÜKSEL'E
KAR YAĞDI, GÖNLÜM ÜŞÜDÜ…
Yılbaşı
bahane, dostluk şahane
Yılbaşı
gecesi yaklaşırken
Küresel
Sessizlik
İmkansızı
olanaklı hale getiren devlet adamı: Bülent Ecevit
Korku
Bahçesinde Sevgi Yeşermez
Bugün
23 Nisan
Tarihte
ve gelecekte kadının yeri
Mösyö
Sarkozy kimdir?
Esti
Nesim'i Bahar, Ya da Nevruz Ateşi
Darbede
Doğan Deniz
Kısır
Döngü veya Kuyruğunu Isıran Yılan
Edison
lambaya püf dedi!
Her
şeye gülünür mü?
Mozart
Bugün 250 Yaşında
UĞUR’suz
bir günün düşündürdükleri!..
Kurban
Bayramı Arifesinde Bazı Görüşler
Epifani
Yortusu ve Kral Galetası
Düşünüyorum,
Öyleyse Varım
(Descartes)
Yılbaşı
Gecesi Yaklaşırken
Ankara-Brüksel
Diyaloğu...
BREL
en büyük Belçikalı seçildi
Çağdaş
Uygarlık
Yolları
Mayın
Döşeli
Adile
Naşit: Vazgeçilmez ve bir daha gelmez…
İntihar
Komondosu Belçikalı
Meryem
Dil
ve Aşağılık Duygusu
ÖEK
Üçlüsüne Ne Oldu?
Bayram
Geldi Neyime
Ramazan
Bayramınızı candan kutlarım!...
Ah
Mutluluk Ah!..
Değişim,
Gelişim ve İlerleme
Sınıftan Atılan "İnkarcı"...
Avrupa,
Avrupa, Duy Sesimizi...
La
Brabançonne ve İstiklâl Marşı
Darbelerle
Dolu 55 Yıl
Tükenen
Ömürler
Gurbetten
Gelmişim...
Lahey'de
Kısa Bir Günden İzlenimler
1950’den
Mektup Var…
Nereden
geldik, nereye gidiyoruz?
Tutarlılığa
Davet
Köprünün
altından daha çok sular akacak
SAYFA
BASI
|