A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


İSVİÇRE´DEN MEKTUP VAR
                                                                                       Betül Parlar
 
betle@freesurf.ch


Hey du...


    Genç adam sağ eliyle belini tutarak yavaşca doğrulmaya çalıstı. Cebinden çıkardığı yırtık bir mendil ile alnından akan teri ve tüm yüzünü kaplayan tozu silmeye çalıştı. Kaç saattir hiç durmaksızın bu monoton işi yaptığını unutmuştu bile. Aylardır sağğını tehdit eden çesitli işlerde çalıştıktan sonra hayat O'nu bir inşaat sektörüne de sürüklemisti. Sabah'tan gece yarılarına kadar ağır mal taşıdığı ve zor sartlar altında çalıştığı için feci bel ağrıları O'nun korkulu rüyaları olmustu. İşçi olarak geldiği bu yabancı ülke'nin dilini ve kanunlarını bilmediği için henüz doktora bile gidememişti.

    Ve yine bir an umutsuzluğa kapılarak yüzünde bir garip hüzün belirdi. Ve yine neden buralara geldiğini sordu kendi kendine. Aslında bu sorunun cevabını biliyordu. Sol cebinden çıkardığı kenarlarları yırtılmış fotoğrafa uzunca baktı. Ailesinden kalan tek hatıra idi bu fotoğraf. Köyün'deki sahip olduğu toprak verimli olmayınca geçim derdi yüklenmisti omuzlarına. Köylüler tarafından ağızdan ağıza anlatılan bu ülkeyi hiç tanımıyordu aslında. Ne insanlarını bilirdi ne de dilini ve dinini. Bir kaç kuruş ekmek parası kazanma umuduyla gelmişti buralara. Geçim derdi itmişti O'nu bu diyarlara. Memleket özlemi ile yabancı bir ülkede yeni bir hayat kurma umudu arasında gidip geliyordu.
Oysa ne hayallerle gelmişti ta buralara...
Tam bu sırada yüksek bir ses O'nu hayallerinden koparıp tekrar acı gerçeğe geri getirmişti. "HEY DU, ran an die Arbeit", diye O'na doğru bağırıyordu bir yetkili. Kelime hazinesinde henüz fazla yabancı kelime mevcut olmasa da bu sözlerin anlamını çok iyi biliyordu. Aylardır ismiyle değil "HEY DU" diye hitap ediliyordu. Bu ülkede Ahmet ile Mehmet arasında bir fark yoktu.
Kimliğini kaybetmiş bir işçi, bir sayı idi O. Hem yetkili hem halk tarafından hor görülüyor, 3. sınıf vatandaşı gibi muamele görüyordu. İçini kemiren derdi kimseye anlatamıyor, kimse anlamak istemiyordu. O'nun tek tesellisi memleketinden getirdiği bu aile fotoğrafıydı. Onları yanına getirebileceği günü iple çekiyordu.
Ancak bunun için daha çok sabretmesi, çok çalışması gerekirdi.
Fotoğraftaki yüzleri okşadıktan sonra tekrar sol cebine koydu. Küreğini eline alarak yavaşca eğildi ve bu monoton ise daha saatlerce devam etti. Gece karanlık çöktüğünde herkes sıcak yorganına sarılarak kendini tatlı uykuya verir iken, O hala ay işiğinda kazmaya devam ediyordu. Biraz sonra gecenin derin karanlığı toza bürünmüş bedenini tamamen yutmadan evvel O'da diğerleri gibi kibrit kutusu misali evinin yolunu tutmaya koyuldu. Yarın yeni bir gündü, yeni umutların günüydü.

Yukarıda anlattığım bu kısa öykü, bundan 30-40 yıl önce ekonomik ve politik nedenler gereği kendi memleketlerini terk etmiş ve başka ülkelere göç etmiş dedelerimizin garip öyküsüdür.
Bunlar ki, kendi kaderlerine terkedilmişlerdir.

ç ettikleri yabancı ülkede ne tür sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını bizler bugün aklımıza getiremeyiz bile. Bugün bu ülkede lüks ve rahatlık içinde sürdürdüğümüz hayatımızı zamanında memleketlerini bırakıp üç beş kuruş ekmek parası kazanma umuduyla İsviçre'ye ilk ayak basan dedelerimize borçluyuz.

1960’larda başlayan Türkiye’den yurt dışına işci göçü Türkiye ve o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında imzalanan Ortaklık Anlaşmasından itibaren başlamıştır. Türkiye’nin o dönemde yurt dışına iş gücü gönderme istemi birkaç nedene dayanmaktaydı. İhracatı ve turizm gelirleri düşük olan Türkiye için işçi dövizleri önemli bir potansiyel kaynak oluşturuyordu. Bunun yanısıra özellikle tarımda sanayileşmeye geçmenin getirdiği işsizlik sorununun bir ölçüde yurt dışına iş gücü göndermekle azaltılması planlanıyordu. Ayrıca yurt dışına gönderilen isçilerin yurda dönüşlerinde çesitli beceri ve niteliklere sahip olacakları ve bunların yerli sanayiye katkısı olacağı hesaplanıyordu.
Öte yandan Batı Avrupa ülkelerinin iş gücüne olan ihtiyacı Türkiye’nin bu gereksinimleriyle örtüşmekteydi.
çmen akımına uğrayan İsviçre Hükümeti yabancı işçilerin ekonominin ayrılmaz bir parçası olduğunu anladı. Ve bu yüzden göçmenlere bazı kolaylıklar tanındı, mesela aile birleşimi 36 ay'dan 18 ay'a indirildi ve oturma izni uzatıldı.
1960’lı yıllarda başlayan Türk göçü, 1973 yılında işçi göçü alımının durdurulmasıyla 1974’ten sonra aile birlesimi yoluyla göç yoğun bir sekilde gündeme geldi ve bununla birlikte işçi göçü nitelik değiştirmiştir.
Bu arada İsvicre halkının bazı endişelerı vardı. Söyle ki, İsvicre'nin yabancılaşmasından ve iş gücünün azalmasından korkan halk, İsvicre'de bulunan yabancı uyruklu işçilerin oranının düşmesini talep etti. Bu durum halk oylamasına sunuldu.
Ancak sonuç yabancıların lehine idi, oylama 54% oranla kabul edilmedi.
Görevlerini yerine getirdikten sonra tekrar kendi ülkesine dönmesi beklenen göçmenlerin büyük bir çoğunlu bir daha yurduna geri dönmedi. Yıllar sonra ağaçlar dallandı ve ilk meyvelerini verdiler. Kimi göçmen çocuğu eğitimini İsviçre gibi zengin, hayat standardı yüksek bir ülkede sürdürme şansını buldu, kimi küçük yaşlarda babası tarafindan okutulmayıp fabrika hayatına mahkum eve para getirmek zorunda kaldı. Bundan bir sonraki nesil, yani bizler, iki kültür arasında büyüme sansına sahip. 30-40 yıl önce dedelerimizin yaşadıkları zorlukları, dertleri İsviçre'deki 3. nesilin sorunlarıyla kıyasladığımız zaman, arada dağlar kadar fark olduğunu görüyoruz. Onlar zamanında neredeyse köle hayatı yaşarken bizler bugün kimlik kaybı gibi sorunlarla basetmeye çalışıyoruz. Ancak hicbir zaman nereye ait olduğumuzu unutmayalım. Dedelerimizin ne zor şartlar altında Türkiye'nin ücra köşelerinden kalkıp buralara göç ettiğini unutmayalım. Belki benim anlatamadığımı Nazim Hikmet'in

 ( 1902-1963) "Davet" adlı şiiri cok güzel anlatıyor:

               DAVET

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak bası; gibi uzanan bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim....

Yasamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardesçesine, bu hasret bizim...
 
Esen kalin.

SAYFA BAŞI


Yazarın diğer yazıları:

Hey du...
Sigara Bağımlılığı
Uyuşturucu Bağımlıları 2
Uyuşturucu Bağımlıları 1
Medeniyet insanların lisanında saklıdır




   
SAYFA BASI

Betül Parlar
Hey du...
Hasan Kayıhan
Türkçenin Tabak Sesleri(!)
Ayten Kılıçarslan
Seçimler ve Azınlık Türk Kadın Hareketi İlişkisi
Yakup Yurt
La Brabançonne ve İstiklâl Marşı
Fikret Ekin
Türkiye’nin “Sorunu”
M. Ali Aladağ
Almanya Seçimlerini Nasıl Okursunuz?
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
Üzeyir Lokman Çaycı
Siyah Çelişkiler
Mahmut Aşkar
Müslüman ile İslâm Arasında
Nuran Yelkenci
İnsanın En Büyük Düşmanı Şeytan
Yılmaz Kuzucu
“Çocuklara  çok  yazık”
Orhan Aras
Yüreği Yaralı Şair, Tofig Abidin
Mustafa Can
Sen de Yalnızım mı Diyorsun....
İsmail Tüysüz
Son İki büyük Revulusyonda İstanbul`un Önemi
Muhsin Ceylan
Berlin’e hayali bir soru
Ozan Yusuf Polatoğlu
Bir taraf ‘şan’ (!) alıyor
Bir taraf ‘perişan’ oluyor
Şefik Kantar
Bir Yürüyüşün Anotomisi
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Hidayet Kayaalp
Değişimin Zihinsel Aşamaları
Yakup Tufan
Uyum nedir?
Sizden Biri
Kan parası
Sebahattin Çelebi
Sensizliğe
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Ayný acýyý duyanlar en samimi olanlardýr
Ali Kılıçarslan
Doðru yazalým, doðru konuþalým!
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bili